Kolunu kendine eşlik eden ötekileri de kapsayacak şekilde uzatan yaşlı adam, "sağ kaldığımız için hepimiz şanslıyız,"dedi. "Hepimizi neredeyse açlıktan öldürmelerinin üstünden daha on yıl bile geçmedi. Çok kötüydü -yamyamlık vardı-insanlar yemek için çocukları kaçırıyordu. Dediklerine göre bunu yapan bazen de çocukların açlıktan aklını kaçırmış akrabaları oluyordu."
Bu kadar bereketli bir kırsal bölgede açlıktan kırılmanın mümkün olduğuna inanmakta güçlük çekiyordum. "Bunların hiçbirine tanık oldunuz mu virgül yamyamlığa?"
"Şahsen görmedim. Yamyamlık komşularınızın önünde yapacağınız türden bir şey değildir," dedi yaşlı adam bakışlarını indirerek. Ateşin yanındaki ince bir dalı yerden aldı ve sert iklimin yıprattığı yüzündeki üzgün ve zayıf bir ifadeyle, tütmeye başlayana kadar alevlerin içinde tuttu. " Bu açlığa dört torunumu kaybettim, biz o vahim zamanlara Golodomor deriz." Nemli gözleri ışıl ışıl parlayan alevleri yansıtıyordu. " Komünist parti duvar ve telgraf direklerini çocukları yemenin barbarca olduğunu söyleyen posterler asmıştı."
"Gırtlağa ne sebep oldu?"
"Ah, o bir kıtlık değildi," dedi yaşlı çiftçi sesi tiksinti ile titreyerek. "Her şey açıktı. Bizi kendi mezarlarımızı kazmaya zorlayıp vurmalarına rağmen çiftliklerimizin kolektifleştirilmesine direndik. Tarım aletlerimizi ve mahsulümüzü çaldılar. Halkımızın bu şekilde açlıktan kırılmasını izlemek gerçekten içler acısıydı -açlıktan yüzleri kararmış anneler, incecik kemikleri sayılan çocuklar. Tanrım sözlerimi duy... Stalin'den nefret ediyorum."
Artık kendimi fatih'ten ziyade kurtarıcı gibi hissederek dünyanın bu güzel köşesindeki varlığımızın tamamen meşru olduğuna kendimi inandırmıştım. Stalin'in gaddarlığını kurbanlarından bizzat duymam Hitler'in Bolşevizme dair tasvirinin abartı olmadığını
İki ila beş Reichmark aralığında değişen olimpiyat biletleri ailemizin orada bulunmasına mani olacak kadar pahalıydı. Fakat berlin'in muhtelif bölgelerinde, ücretsiz biletle girilebilen televizyon salonları kurulmuştu -Almanya, dünyanın ilk devlet televizyonu yayınına sahipti.
Hitler dokuzuncu yaş günümden kısa bir süre sonra iktidara geldi. Delikanlılık yıllarıma girerken Hitler'in şahsi muhafızlarını, yani Liebstandarte'nin Berlin sokaklarındaki geçit törenlerini hayranlıkla seyrettim. Siyah üniformaları ve parlak miğferleriyle kusursuz olan safları uygun adımlarla hatasız bir şekilde yürürdü. Bu benim çocukça yüreğimi gururla dolduran bir görüntüydü.
Sokaklarda ve basında Alman halkının sesi iyimserlikle çınlıyordu. Etrafındaki herkes mutluydu. Artan bir güven duygusu dünyamı sardı, kendimi güvende ve değerli hissettim. Genç bir Berlinli olarak -siyasete ilgi duyamayacak kadar genç- seçkinlere, Liebstandarte SS Adolf Hitler'e katılmayı istemekten daha şerefli ne olabilirdi? Durumun göründüğü kadar ideal olmadığını ise daha sonra öğrenecektim.
Sonra paraşütüme asılı, havada ayakta buluyorum bir anda kendimi. Biraz yukarıda bir başka paraşüt daha görüyorum. Bu Ickes.
...
Bir Thunderbolt bana doğru dalışa geçiyor. Ateş açıyor! Yıl gibi hissettiren birkaç saniye kalbim duruyor. Ellerimi kaldırıp yüzümü koruyorum...
Iska!
Dönüp tekrar geliyor, bu sefer Ickes'e ateş ediyor. Yoldaşımın canı anında bedelinden çıkarken yapabildiğim tek şey izlemek. Zavallı Ickes!
Savaşmanın ne kadar da yanlış ve alçakça bir yolu. Evet, Savaş bir futbol maçı değil fakat adil oyun gibi bir şey burada da var.