İpek Ongun’un Bir Genç Kızın Gizli Defteri serisi, çoğumuzun hayatında sadece bir kitap serisi değil, aynı zamanda büyürken elimizden tutan sessiz bir dost gibiydi. Yıllar sonra bile dönüp baktığımda Serra’nın o tanıdık, içten sesi sayfaların arasından sıyrılıp odaya doluyor sanki. Bu kitabın beni en çok yakalayan, kalbime dokunan tarafı büyük ve iddialı edebi cümlelerin arkasına saklanmaması; aksine hayatın tam kalbinden, o en kırılgan ve samimi yerinden konuşması.
Serra’nın günlüğünü okurken aslında kendi gençliğimize, o tatlı kafa karışıklıklarımıza, gizli hüzünlerimize ve ilk heyecanlarımıza doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Arkadaşlıkların o kusursuz sandığımız ama bazen fırtınalı dönemeçleri, aileyle yaşanan o kaçınılmaz çatışmalar ve hepsinin ötesinde "Ben kimim?" sorusuna yanıt arama çabası... Hepsi o kadar bizden, o kadar gerçek ki. İpek Ongun, genç olmanın getirdiği o yoğun duygusal dalgalanmaları hiçbir yapaylığa kaçmadan, adeta bir abla şefkatiyle aktarmayı başarmış.
Serra kusursuz bir kahraman değil; hata yapıyor, bazen bencilce davranıyor, kırılıyor ve kırıyor. Ama en güzeli de, tüm bu hataların içinde düşe kalka, öğrenerek büyüyor. İşte bu kusurlu ve insani yön, onu kâğıt üzerinde bir karakter olmaktan çıkarıp yanı başımızda oturan canlı bir dosta dönüştürüyor.
Dostluğun ve dayanışmanın naif bir şekilde işlenişi benim en çok hoşuma giden kısmı oldu. Sadece yüzeysel bir gençlik hikayesi izlemiyoruz; sorumluluk almayı, empati kurmayı ve en önemlisi de kendimize karşı dürüst olmayı Serra ile birlikte yeniden hatırlıyoruz. Kitabın sayfalarını tek tek çevirirken karakterlerin sevinçleriyle nefes alan, kalbi atan gerçek bir yaşam öyküsü seziyorsunuz.Bence bu kitabın büyüsü, arkasında mekanik bir kurgu veya formül hissettirmemesinde saklı.
Büyüme