"ÖĞRENCİ TÖRLESS'İN BUNALIMLARI"
"Nasıl şeylerdi beni tedirgin eden nesneler? Nerede en gösterişsizleri varsa onlar. Çokluk dirimsellikten uzak nesneler. Bunlardaki beni tedirgin eden özellik nedir? Bilmediğim bir şey. Zaten işin can alıcı noktası da burada. Bu bir şeyi nasıl ele geçirebilirim? Varlığını hissediyorum. Üzerimde etkisini gösteriyor; benimle konuşmak istiyor âdeta."
Edebiyatın, insan ruhunun derinliklerine indikçe okuru sarsan bir gücü vardır. Robert Musil’in henüz 25 yaşında kaleme aldığı Öğrenci Törless’in Bunalımları,bu türden bir eser: Edebî açıdan doyurucu olduğu kadar, psikolojik tespitlerle felsefi çıkarımları harmanlayan bir yapıt. Üstelik Musil, bu romanını kendi yaşadıklarından yola çıkarak yazmış. Belki de bu yüzden bu kadar gerçek, bu kadar çarpıcı.
Törless’in bunalımları, yalnızlıkları, ergenliğin getirdiği sapkınlıklar ve akran zorbalığı… Bunlar kitabın görünür yüzü. Ancak asıl çarpıcı olan, Musil’in 20. yüzyıl Avrupa’sında gittikçe yükselen faşizmi öylesine örtülü, öylesine başarılı bir şekilde anlatmış olması. Hiçbir yerde doğrudan “faşizm” kelimesi geçmez ama okulun koridorlarında, zorbaların vicdansız kesinliğinde, sürü psikolojisinde bütün o karanlık ideolojinin tohumları serpilmiş gibidir.
Roman, kırk yaşlarındaki Saray Nazırı’nın eşi Bayan Törless’in, biricik oğlunu yabancılar arasında bırakma zorluğuyla açılır. Ailesine sıkı sıkıya bağlı olan genç Törless, seçkin ailelerin çocuklarının gittiği bir yatılı okulda duygusal ve düşünsel bocalamalar içindedir. Ev özlemi, aileden kopuşun yarattığı boşluk, tekbaşınalık… Tüm bunlar Törless’in iç dünyasında derin izler bırakır.
Günlerden bir gün, ülkenin en nüfuzlu, en eski ve en tutucu soylu ailelerinden birinin oğlu Prens H., Törless’in bulunduğu okula gelir. İşte asıl hikâye bundan sonra