Bilmem hiç duymuş muydunuz? Tolstoy, Anna Karenina'yı yazarken saatlerce odasına kapanıp yazarmış. Öyle ki hizmetçisine zorunlu bir neden olmadıkça kendisini rahatsız etmemesini söylermiş.
Hizmetçi de Tolstoy'un yemeğini bıraktıktan sonra kapıya bir defa vurur ve gidermiş.
Sürekli böyle devam ederken hizmetçi bir süre sonra yemeğin yenilmediğini görüp kapıya vurmuş, seslenmiş, ama içeriden en ufak bir ses yokmuş. Telaşlanan hizmetçi komşulara, arkadaşlara haber vermiş ve eve yardıma gelenler kapıyı açtıklarında büyük yazarın cenin pozisyonunda yerde yatarak ağladığını görmüşler. Neden böyle ağladığını Tolstoy'a sorunca ünlü yazarın ağzından şu sözler dökülmüş: "Anna Karenina öldü."
Tolstoy öyle de hissederek yazmış işte bu kitabı. Fakat bu sadece bir aşk romanı değil, içinde siyasetten ahlak felsefesine, tarım politikalarından avcılığa, işçi sınıfından sosyeteye, evlilikten ölüme, inançsızlıktan imana kadar sayısız konu işlenmiş. Hatta Anna'dan çok Levin karakteri baskın ve ben Levin'in Tolstoy'un ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Çok da sevdim, sağlam, dürüst, erdemli, mütevazi bir genç Levin. Sağlıklı ve mutlu bir evlilik yapıyor. Toplumun aksine eğlencelere ve safahate düşmüyor. Onun için kitabın sonunda mutlu huzurlu bir son yazılmış.
Anna da aslında hiç kötü bir kadın değil; dürüst, karakterli, cesur ve akıllı bir kadın. İşte ancak yanlış seçimler yapması, hak etmeyen birine (Vronsky) verdiği değer ve toplumun ahlaki ikiyüzlülüğü onun sonunu getiriyor.
Tolstoy Anna'nın hikâyesini bir ahlak dersi olarak mı anlatıyor, yoksa onun trajedisini toplumsal baskılara bir eleştiri olarak mı sunuyor, bilemiyorum. Ancak Anna'nın intiharı, aşkın, tutkunun ve özgürlüğün bedelini ağır ödeyen bir kadının çaresiz çığlığı gibi yorumlanabilir. Sonuç olarak kitapta sadakat