• "Hayalet'in Ankara il sınırları içinde, kendi ifadesiyle bir milyona yakın tanıdığı vardı. "Benim bildiğim" dedi. "Bunu yedi sekiz sene önce bir bombalama olayından sonra TEM almış. Bizim Avarel Memduh'la, Coşkun Ağbilerin ekip yanılmıyorsam. O zamanlar aradıkları bir Ahmet varmış. 'Bombayı beraber attınız, nerede bu Ahmet?' diye yüklenmişler buna. Bu da, 'Ahmet'i tanımam' diye ısrar etmiş. Yüklemişler elektriği, copu. Gözaltı süresinin uzun olduğu zamanlar... Bu da kafayı sıyırmış 'Ahmet benim, ben Ahmet'im' demeye başlamış. Mahkemede beraat etmiş ama bir daha düzelememiş. Kendi halinde bir adam, herhangi bir siyasi geçmişi yok."

    "Bütün örgüt isimlerini nasıl biliyor?"

    "TEM'de seni de sorgulasalar bir hafta, sen de öğrenirsin hepsini!"
    Emrah Serbes
    Kendini Ahmet Sanan Süleyman
  • 240 syf.
    ·3 günde·9/10
    Varlığın var olup olmadığını, varsa ne olarak var olduğunu sorgulayan felsefenin alt dalına “varlık felsefesi” denir. Varlık kavramında soyut ve somut olan her şey anlamında kullanılır. İdeal varlık ve gerçek varlık olarak ele alınan varlık felsefesini reddeden varlığın, bir şey gerçekten var mıdır sorusuna olumsuz yanıt veren Nihilizm ve Taoizm görüşleri de mevcuttur. Bir varlığın gerçekten var olup olmadığı sorgusu felsefenin temel sorularından biri olmasının yanında edebiyatın, özellikle “üstkurgu, postmodern” roman türünün de temlerinden biri haline gelmiştir. Hasan Ali Toptaş’ın “Gölgesizler” kitabında temel konu olarak ele alınan “varlık-yokluk” kavramı, bu kavramı besleyen yan temalarla ele alınarak okuyucuyu sorgulamaya zorlayan, her sayfada sorular derinleşen bu derinlikte okuyucunun kaybolmasına sebep olan bir yazındır. Okunması hem kolay hem alabildiğine zorlayan kitapta okuyucu hiçbir sorusuna cevap alamadığı gibi tüm bu cevaplanmamış sorularla kitabı sonlandırır. Örneğin Muhtar neden intihar eder? Asker Hamdi’nin bir avlu dolusu çocuğuna ve dokuz karısına ne olmuştur? Ya da Aynalı Emine nereye kaybolur? Bütün bunların yanı sıra varlık, var olma, gerçeklik, gerçeklik zannettiklerimiz tüm bunlar romanda alt temler olarak karşımıza çıkar.
    Yaşam, canlı ya da cansız bir varlık sonlanana kadar ilerlemeye devam eder ve sonunda ise bir nihayete erer. Bilinen ve kabul gören gerçeklik budur. Oysa romandaki yaşam, olaylar ve kahramanlar karşımıza sürekli devam eden ve tekrar eden bir olgu olarak aktarılır. Bir nevi olaylar hiç sonlanmayacak ya da kişiler yok olmayarak başka bir evrene geçiş söz konusudur. Paralel Evren teorisi ne kadar doğrudur ya da geçiş var mıdır bilemiyoruz ama kitap bize bir anlamda bunun sinyallerini veriyor. Biz bir şeyler sonuçlanacak derken olaylar yepyeni bir boyutta, başka bir kılıkta devam ediyor ya da yeniden başlıyor.
    Romanda iki ayrı mekanı, kenti ve köyü görürüz. Bu iki mekan birbirinden ayrı olsalar da kentteki berber dükkanı ve oraya giren kişiler aslında köyde kaybolduğu düşünülen kişilerdir. Aynı zamanda berber dükkanından çıkıp giden ve bir daha geri dönmeyen berber ve çırağı karşımıza köyde çıkarlar. Tüm bunlar bize aslında bir sorun olmadığı her şeyin evrilip başka bir boyutta devam ettiğini göstermek istiyor. Öyle ki kitapta geçen “Desene yaşam tekrarlardan oluşuyor... Yanına oturmuş, gözlerindeki cellat gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu. Tekrarlardan değil, derdi. Tekrarların tekrarlarından.” sözü en büyük temel dayanak olarak görülebilir. Kitabın temeli bu kavrama ve sorgulamaya dayansa da ele alınan tek tem bu değildir. Hasan Ali Toptaş romanda ayının kız kaçırması, yılan, güvercin, at gibi hayvan motiflerini ve folklorik ögeleri kullanarak romanı aynı zamanda alt unsurlar ile de besler. Özellikle Güvercin’in ayı tarafından kaçırılması akla bu temada Okan halk hikayelerini getirir.
    Romandaki bir başka unsur yasak ve sıra dışı cinsel ilişkilerdir. Aynalı Emine ve Asker Hamdi ile Bekçi ve Reşit’in karısı Hacer arasındaki birliktelikler hem yaşam hem de şiddet içermesi açısından farklı bir duygu uyandırır. Bu ilişkiler içerisinde belki de en ilginci aynı erkek kardeşe aşık olan Gülbahar’dır. Aynı zamanda Cungıl Nuri’nin karışı ve imam arasındaki beraberlikte kadının vicdan azabı çekiyor olması ama bunun yanı sıra eylemi devam ettirmesi metnin olaylarının seyrini değiştirecektir.
    Romanda ağır basan bir diğer tema ise devlet-otorite eleştirisidir. Tıpkı Kafka gibi var olan düzen ve bir anlamda devlet eleştirilir. Muhtar’ın “köyümüz size minnettardır.” yazısı, köye uzun süredir hiçbir resmî yazının gelmemiş olması, Güvercin’in kaybolması üzerine sık boğaz edilmemesi için Muhtar’ın söylediği: “Devletti bu, usandırmaya gelmezdi; sonra devlet her zaman on beş yaşında olurdu, canını sıkıp da bir kere küstürdün mü artık dönüp yüzüne bakmazdı.” sözü doğrudan bir devlet eleştirisi olarak görülür. Aynı zamanda köy “Tanrı’ya ve devlete en uzak köy” olarak görülür. Tıpkı Kafka’nın Dava ve Şato romanlarındaki gibi devlet daireleri uzun, kasvetli ve hiçbir işi halletmeyen, sonuçsuz bırakılan bir otorite olarak gösterilir. Hasan Ali Toptaş’ın bu Kafkaesk tarzı belki Kafka kadar uç boyutta olmasa da otoriteye bir başkaldırıdır ve anlamsızlığını su yüzüne çıkarmadır.
    Hasan Ali Toptaş’ı Kafkaesk yapan tek unsur elbette ki otorite eleştirisi değil; aynı zamanda metnin yapısını üst kurmaca tekniği ile oluşturması, olağanüstü ve metaforik ögeleri sıklıkla kullanması onu sıradan yazarlardan ve sıradan yapıtlardan ayırarak Kafkaesk bir anlatım tarzına yaklaştırır.
    Zaman ve mekan kavramları arasındaki geçiş ve bağlantılar okuyucuya sıradan bir kitap okumayacağı mesajını verirken aynı zamanda hangi mekanın ve zamanın gerçek olduğunu sorgulatır. Berber dükkanındaki sonunda evine, karısına, çocuğuna kavuşan adamın bir kurmacası mıdır? Yoksa her ili dünyanın da aynı zaman gerçekliğinde sürüyor olması mümkün müdür?
    Sahi sizce hangisi gerçek? Atın üzerinde uzaklaştıkça farklılaşan Muhtar mı yoksa tespihi elinde, yüzünde sabun uyuyakalan müşteri mi? Belki de Güvercin sadece berber dükkanındaki berberin yaptığı bir resimdi. Belki de yaşanan tüm olaylar bizlerin kitabı okuması da dahil birinin kurgusundan, düşünden ibaretti. Peki, kim bilir?