O zamanlar kadın, erkek, çocuk, herhangi birimizin, hatta belki değirmeni döndüren zavallı atın bile her an neyin adil olduğunu bildiğinden emindim: Bütün yaratıklar dünyaya, adaletin anısını getirerek geliyorlardı. “Ama biz kanunlarla idare edilen bir dünyada yaşıyoruz,” dedim zavallı mahkûma, “ikinci iyininin dünyasında. Bu konuda yapabileceğimiz bir şey yok. Hepimiz düşmüş varlıklarız. Tek yapabileceğimiz hep birlikte kanunlara uymak, adaletin anısının kaybolmasına izin vermeden.”Bu dersten sonra onu cezalandırdım. Cezasını tek kelime etmeden kabul etti ve askerler onu götürdü. Böyle günlerde beni huzursuz eden utancı hatırladım. Mahkeme salonundan çıkıp daireme döner ve karanlıkta bütün akşamı sallanan sandalyemde oturarak, hiçbir şey yemeden geçirirdim, yatma vakti gelene dek. “Bazı insanlar haksız yere acı çektiğinde,” derdim kendi kendime, “acılarına tanık olanların kaderi bunun utancını hissetmektir.” Ama bu düşüncenin verdiği sahte avuntu beni rahatlatamıyordu. İstifa etme, kamu yaşamından elimi eteğimi çekme, küçük bir bostan alma fikrini birden çok kez yarı ciddi bir şekilde düşündüm. Ama bunu yaparsam görevimin utancını başka biri taşımak zorunda kalacak ve hiçbir şey değişmeyecekti. Bu yüzden görevimde kalmaya devam ettim, olaylar günün birinde çığırından çıkana dek.