Tembelce bir hayatın çirkinliklerini ağzımızda sakız çiğner gibi sürekli çiğnemeliyiz. Eski filozoflardan birinin söylediği gibi bir kuru biber tanesini hiç çiğnemeden yutarsak hiçbir acılık hissetmeyiz. Fakat iyice çiğner ve dilimizle ağzımızın her köşesine ulaştırırsak, dayanılmaz bir acılık hissettirir, gözlerimizden yaşlar akar. Biber tanesi için yaptığımızı, tembellik ve nefsin hoşuna giden şeyler için de aynen uygulayarak yoğun bir hoşnutsuzluk ve nefret duygusu uyandırmalıyız. Bu hoşnutsuzluk yalnız tembelliğin fenalığına dair olmayıp bu fenalıktan doğacak mahzurların tamamını kapsamalıdır. Doktorun yemeyi yasakladığı ve her yendiğinde hastalığı nüksettiren bir kavun karşısında açgözlü bir seyirci gibi kalmamalı ve "Kavunu yemiyor; çünkü doktor bu sebeple ölebileceğini anlattı, fakat bu mahrumiyetten muzdarip olduğundan sürekli ondan bahsediyor. Hiç olmazsa kokusunu duymak istiyor ve kavun yiyenlerin mutluluklarına gıpta ediyor." kinayesine hedef olmamalıdır. Bunun gibi tembelliğin, boş ve meşguliyetsiz bir zihnin kendi kendini yiyip mahvetmesine sebep olan sefaletten sadece tiksinmek yeterli olmayıp nefsimizi tembellerin hayatını kıskanarak hatırlamaktan da menetmek lazımdır. Bizi tembelliğe sevk edecek arkadaşlardan ve eğlencelerden de aynı şekilde nefret etmek, yalnız hastalıktan değil, hastalığa sebep olan kavundan da tiksinmek gerekir.
Anlamı olan bir işten aldığın tat çok daha bü yüktür, bunu unutma. İçten gelmeden yapılan bir iş insanı bir yere götürmez. Bizim işimiz yavaş ilerler ama hedefi bellidir.
Müslümanlar, bütün milletlerden ve bölgelerden üstün ve değerli olduğuna inandıkları bir vatanın veya bir milletin menfaat ve saadeti için koşan bir zümre, yahutta herhangi bir ırkın hizmetinde çalışan kimseler değillerdir. Onlar ancak ve ancak hükmetmek in yaratıldılar. Diğer bütün yaratıklat onların iradelerinde yaşamak için var oldular. Hiçbir zaman onlar, gölgesine sığınıp yaşayacakları, himayesinde böbürlenip kibirlenecekleri bir Arap imparatorluğu kurmak için ortaya atılmadılar. Onlar insanları, Romalıların ve İranlıların hakimiyetinden alıp Arapların veya kendi saltanatlarının boyunduruğuna sürüklemek in çıkmadılar. Ancak bütün insanları kula kul olmaktan çıkarıp bir tek Allah'a kul etmek için ortaya atıldılar. Nitekim Müslümanların elçisi Ribiy İbn Amir, Yezdecerd'in meclisinde şöyle haykırmıştı: "Allah biz insanları kula kulluktan bir olan Allah'a kulluğa; dğnyanın darlığından grniş ufkuna ve dinlerin zulmünden İslam'ın afaletinr çıkarmak in gönderdi. "
Kul, üzerine düşen rolleri yapmadan, sadece rahatlamak istediği için rahatlayamaz. Allah Teala ne zaman dilerse o zaman yardım eder ama kul, asla çektiğinden ötürü ecirsiz kalmaz.