Hiç yumruk yememiş kimse oturup yumruğu anlatamaz, belli ki Hamsun bu yumruğu yemiş. Açlık, insanın varlığını sürdürebilmesi uğrunda düşündükleri, hissettikleri, yaptıkları ve yapamadıklarını anlatan bir roman. Kitapta aslında tam bir olay örgüsü yok fakat ilk girişinde de dediği gibi yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiania'da adını bilmediğimiz kahramanımız şehirden gidene kadar neler yaşadığına tanık oluyoruz. Evet, kahramanımızın adını hiçbir zaman öğrenemiyoruz, soranlara da kendi uydurduğu isimleri söylüyor. Hamsun'un burada kahramanın bir adının öneminin olmadığını, okuyucular olarak kahramanın bizler olduğunu göstermek için kapı araladığını düşünüyorum. Öyle ki açlığınızı unutmak için tükürüğünüzü yutuyordunuz, sizi bastırsın diye tahta parçası geviyordunuz ağzınızda. Bunlar da elde kalmayınca son çare ceketinizin düğmelerini satmaya çalışıyordunuz. Kendisi yazar olan karakter, geceleri de yazısını yazabilsin diye mum arayaşına girince bir umut sırtlanıyor insan acaba mumu bulabilecek mi, yazısını yazabilecek mi diye. Umut kamburunu çıkarıyordu oysa ki insanın. Sisifos efsanesindeki Sisifos gibi, kayayı dağın tepesine kadar yuvarlıyor yuvarlayor fakat kaya tekrar eskiden olduğu yere geri dönüyordu. Bu iş böyle uzadıkça dürüstlükten her gün biraz daha uzaklaşıyor insan. İsyan, damarlarınıza kadar isyan sarıyor her yanınızı ve siz de karakterle bir diyorsunuz ki "Sana söylüyorum, ey gökyüzündeki kutsal Baal; sen yoksun, olsan sana öylesine lanet ederdim ki, göklerin cehennem ateşleriyle sarsılırdı. Sana söylüyorum; kulluğumu gösterdim. Redettin, kovdun beni, ben de sana ebediyen sırt çeviriyorum, çünkü sen bağış saatini yadsıdın." Sorgulatıyor çünkü tok bir karınla her gün şükür diyip geçmek ne kolay öyle değil mi? Bu kitap bizi