Hayat kudurmuşçasına akan bir ırmağa benzer, insanoğlu ise bu ırmağın azgın sularında yolculuk yapan bir dal parçasına. Bu yolculukta değişmeyen iki olgu vardır; ilki yalnız olduğun, ikisinci ise ne kadar uzun sürse de yolculuğunun ölümle sınırlı olması...
İkinci bir kaygı da toplumsal değer ve saygınlıktır, bu (ya da bunun eksikliği) ekonomik yararın önüne geçebilir. Bugün milyonlarca insan iki misli para verip özel tasarımlanmış kotları satın alıyor, aynı derecede dayanıklı markasız kotları değil - çünkü tasarımcısının etiketinin toplumsal damgasını taşımak, ödedikleri fazla paradan daha önemli. Aynı şekilde, Japonya yüksek verimli alfabeler ya da Japonya'nın iş gören kana hece yazımı yerine korkunç derecede hantal kanji yazı sistemini kullanmaya devam ediyor- çünkü kanji yazısının saygınlığı çok fazla.
Öyleyse, Tolstoy olsa, kendisinden daha önce yaşamış bir yazar olan Aziz Matta'nın başka bir bağlamda söylediği şu sözü onaylardı: " Çağrılanlar çok ama seçilenler azdır."
Burjuvaların tıka basa, çatlayıncaya kadar yediği için sodasız yaşayamadığı, yoksulların ise doğdukları günden öldükleri güne dek hep aç yaşadıkları bir ülkede verem olmayıp ne yapabilirdi?
Sanırım yetmiş saati, yetmiş yıla sığacak kadar dolu dolu yaşamak mümkün; tabii o yetmiş saat başlayana dek hayatı doya doya yaşadığını ve belli bir yaşa geldiğini varsayarsak.