Siyasi partiler kanununun ve parti tüzüğünün ürettiği delege sistemi, tabandaki seçmen ile parti yönetimi arasında bir yalıtım katmanı işlevi görüyor. Seçmen ne kadar mobilize olursa olsun veya ne kadar büyük bir değişim talep ederse etsin, karar mekanizması "delege kliklerinin" iç dengelerine takılıyor. Bu durum, lider değişimini toplumsal bir dalganın sonucu olmaktan çıkarıp, parti içi elitlerin bir güç paylaşımı hamlesine indirgiyor. Dolayısıyla, kurumsal hesap verebilirlik doğrudan bu feodal bariyer tarafından emiliyor. 31 Mart başarısının kurumsallaştırılamamasının arkasında rasyonel bir siyasi korku var: Güç merkezinin nereye kayacağı endişesi.
Başarı "CHP'nin yeni vizyonuna" yazılsa, genel merkez tahkim edilecek.
Başarı "İmamoğlu veya Yavaş'a" yazıldığında, bu figürler kurumsal yapının üzerinde birer aktöre dönüşüyor.
Şu anki tablo, ikincisinin gerçekleştiğini gösteriyor. CHP, kurumsal ve programatik bir alternatif olmaktan ziyade, "seçmen tabanı geniş popüler figürlerin bir çatı altında toplandığı bir koalisyon" görünümü veriyor. Bu da kurumsal öğrenmeyi imkansızlaştırıyor; çünkü başarı da hata da kuruma değil, o figürlerin şahsi hanesine yazılıyor.
2017 referandumu ya da geçmişteki diğer kritik kırılma anlarıyla (örneğin 2023 seçim mağlubiyetinin gerçek yapısal nedenleriyle) kurumsal bir yüzleşme yapılmamasının nedeni basit: Mevcut aktörlerin neredeyse tamamının o dönemlerde de masada olması.
Geçmişle gerçek bir kurumsal yüzleşme, sadece eski lideri değil, o liderin kararlarına sessiz kalan, o kararları uygulayan kurumsal mekanizmayı da mahkûm etmeyi gerektirir. Bunu yapmak, bugünkü yönetimin "meşruiyet" ve "temiz sayfa" söylemine zarar vereceği için, kurumsal amnezi (hafıza kaybı) bilinçli bir konfor alanı olarak korunuyor.
Asıl kırılma testi yaklaşıyor.