Aşk, her dem bir yürüyüş ile başlar; lâkin bu yürüyüş, sıradan bir adımlayış değil, kalpten kalbe, mekândan zamâna, varlıktan yokluğa bir hicrettir. Aşkın tohumu, ayrılığın gamlı toprağına serpilmiş, acının yağmurlarıyla sulanmış, gözyaşıyla filizlenmiş, sabırla boy atmıştır. Ne vakit ki ilk babamız Âdem aleyhisselâm aşka dûçar oldu, o vakit terk etti sevdâsını kurduğu cenneti, yârânını, kalb-i selîmini… Zîrâ aşk, bir vuslat değil belki evvelen bir firkat, bir hasret, bir hicrân idi.
Aşka düşen ilk insan, karşısında ilk defa şeytanı gördü; zâhirde düşman, bâtında ise imtihan… İlk evham, ilk şaşkınlık da aşkın eşiğinde zuhur etti. Zira aşk, şaşkınlıkla başlar. Lâkin bu şaşkınlık, hakîkatin perdesidir. Aşka düşen Âdem, yalnızlığına yâr aradı; Havvâ anamız, işte o boşluğu Rahmân’ın rahmetiyle dolduran ilk yoldaş oldu. Aşkın ilk menziline Havvâ misafir oldu. Âdem ilk defa aşkı tattı; nefsânî değil, rûhânî bir aşk…
Aşka düşmek, tüm âdemoğulları için bir adem (hiçlik) makamına girmektir. Zîrâ aşk, benliği yıkmak, enâniyeti silmek, “hiç”likte “her şey”i bulmaktır. Aşkta var olmak, yokluk gömleğini giymekledir. Mevlânâ’nın pergel metaforunda olduğu gibi; aşkın bir ayağı sâbit hakîkatte, diğeri ise dâimî bir devrân içinde seyr u sülûk üzeredir.
Aşka düşen ilk babamız, firkatin atına binerek ayrıldı; evvel yurdu olan Cennet’ten, kevser misali Havvâ’sından. Cennet-i alâ’dan arzın tozuna sürüldü ayakları; zîrâ aşk, ayrılık imtihanıydı. Zîrâ vuslatın bedeli hicrandır. İlk atamız, aşkın tokadıyla garîb düştü bu dünyaya; ki toprakta yeşermek, nübüvvetin çekirdeği olup rûhlar âleminden gelip beşeriyetin meyvesi olmak için.
Aşk bir seyr-i hikmettir. Hem ferdîdir, hem kevnî. Ve her bir insan, aşkın bu yeryüzü seyrinde yürümeye mecburdur. Yürümek, sadece ayakla değil, kalple, akılla,