Hiç şüphesiz, gerçek bir mü‟mini diğer insanlardan ayıran en önemli vasıflardan biri, onun daha merhametli olmasıdır. Tebliğ de, aynı zamanda bir merhamet mahsûlüdür. Merhametin bir tezâhür şekli olan hakka dâvet ve hayra teşvîki, mü‟minin önce kendi nefsinde gerçekleştirmesi şarttır.
Ahirete iman sayesinde acılarımızda neşelerimiz de anlam kazanacaktır.
Çünkü katıksız dünyevi sebepler dolayısıyla sevilmeyi küçümseyeceğimiz gibi basit kayıplarda bizleri üzmeyecektir.
Rabb'imizi razı edecek bir amel işlediğimiz onun dinini insanlara hükmetmek mevkiini indirmek için çalıştığımız terk döktüğümüz kafamızı ve bedenlerimizi bu uğurda yorabildiğimiz ve bu uğurda başarılara nail olduğumuz zamanlar sevinecek bu doğrultuda herhangi bir amelimiz olmadığı zamanlar üzüleceğiz.
Bu üzüntünün bile Rabbimizin katında bir değeri olacaktır, dini uğrundaki kusurlarımızdan dolayı üzüntülerimiz bile inşallah ecre sebep teşkil edecektir
Dünya madem fânidir.
Hem madem ömür kısadır.
Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur.
Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır.
Hem madem dünya sahipsiz değil.
Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var.
Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır.
Hem madem “Lâ yükellifullâhu nefsen illâ vüs’ahâ” [Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez. (Bakara Sûresi: 2:286)] sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur.
Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır.
Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.
Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyevîye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.
Bediüzzaman Said Nursî