Hatırla, hatırla, hatırla. O kız, salonda; unutamıyorum bu rüyayı demişti. Teyzemin de unutamıyacağı rüyaları vardı, ama ne rüyalar! Karmakarışık, korkunç, mide bulandıran rüyalar. Onun, anneme, bir gün; "Annem, teyzem, halam filân ne güzel rüyalar görürlermiş abla" dediğini hatırlıyorum. Rüyaların nesilden nesile değiştiğine inanmaya başlamıştı. Ve, böylece yaşamak ölüm korkusu haline geliyordu: Musalla taşı.. toprağa giren topraktan çıkan kurtlar, böcekler.. bütün bunlar düşünülerek, hatırlanacak şeyler miydi? Denizi dinledi. Üç mektup yazmak istiyordu, üçünü de yazdı: Her zamanki el yazısı ve her zamanki o buruk, o aşağılık duygusunun dikenleri olan alaycı, nükteli "kalmış kız" üslûbu ile. Ve bütün bunları anlattı.
Sayfa 221·Kitabı okudu
Hatırla, hatırla. Teyzem ise hatırlamamak, mektuba hâtıralardan başka şeyler yazmak için didiniyordu. Neyi hatırlayacaktı? Her yıl biraz daha mânasızlaşan yaz tatillerini, yâni her yaz biraz daha büyüyüp kimi âşık olan, kimi evlenen, fakat hepsi de her yaz kendinden biraz daha kopup giden yeğenlerini mi? Yoksa her evlât evlendirişte biraz daha kuruyan ablayı mı? Hele o ve o'nunla birlikte büyüyen yaşama korkusu nasıl hatırlanırdı? Nasıl hatırlansın? İçinde, o kalp dedikleri yerde, kalbinde "çirkin kız gururu"nun kaskatı direnişini yakalayıvermişti bir gün.. O'nu kırdığı bir gün. Nasıl başladığını bilmiyor, ama artık çirkin olduğuna, çirkinleştiğine inanıyordu. Öbürlerine hiç benzemeyen bu gururun bütün güzel ve iyi şeyleri alaya almak isteyen ancak bu alayda avunabileceğini sanan acısı ile uzun uzun pençeleşti. Zafer teyzemin olmuştu sonunda, ama o çirkin kız gururuna karşı değil. Öteki-zavallı- elleri sarkık, omuzları düşük, bırakıp gitmişti. Sonra beş, on günlük dinlenme ihtiyaçları yüzünden hastahane kapılarına taşınmalar başlamış, zerre kadar duygulu olmayan, bir makinadan dökülür, bininci defa tekrarlanır gibi ayaküstü verilen öğütler, asla yaptırılmayacak reçeteler başlamıştı.
Sayfa 220·Kitabı okudu
Reklam
Ama "O" birkaç ay, birkaç aycık daha erken gelseydi, her şey değişebilirdi gene de. Değişecekti de. Fakat "O" kurdun teyzemin içine düştüğü günlerde gelmişti. O geldiği zaman teyzem artık üç yıllık bir bekâr öğretmendi, üç yıl içinde iki yer değiştirmişti. Bu ise yalnızlık demekti, kör ve sağır bencilliklerinin içine gömülü insanlara kendini, kendi hakkındaki inanışları ile birlikte kabul ettirmek için o vahşi savaşı iki kere göze almak, sırasını kollamak, sonra sırasıdır diyerek taklalar atmak, mârifetler göstermek demekti. Bunlar ve hastalık -o içten içe çürüyüş, kuruyuş korkusu- düşünülür olmuştu artık. Her gün biraz daha kuvvetli olmak gerekti, ama her gün biraz daha çözülecekti. Ve, o geldiği zaman teyzem doktorlara gidip gelmeğe çoktan başlamıştı. Gerçi doktorlar henüz anlayışlı davranıyor, kuruntularını hoş görüyor, hatta şefkatli görünüyorlardı ama bunlar tamamen değişecek "geçkin kız"la konuşmaya başlayacaklardı. Yaş kızları çirkinleştiriyordu.
Sayfa 220·Kitabı okudu
Salondaki o genç kızı düşünüyordu; erkekler onun sıhhatiyle, canlılığı ile sınırlanacaklar, sonra da bu canlılıkla başa çıkamayacak, onu âşüfteleştireceklerdi. Sağlığın ve güzelliğin asıl neye yaradığı pek az biliniyordu. Hatırla. Neyi hatırlayacaksın? Teyzem yalnız çocukluk günlerini hatırlamak istiyordu. Halbuki bu ölümün tohumu işte o çocukluk günlerinde tutmuştu: Tertemiz, zarif, kendini önemseyen, yalnız kendini önemseyen, kendine güvenen güzel bir kız çocuğu ve genç kız. O zamanlar ona herkes hayrandı. Zekiydi, okuyordu, bütün bunlar ise hayatı bir erkek gibi tepeleyebileceğine inanıştı, yalnız bunu bir şey veya her şey sayıştı.
Sayfa 219·Kitabı okudu
Teyzem otuz dört yaşında bir kızdı.. ve değil mi ki, artık yazıyorum, anlayışlarımı işe karıştırmadan açıkça söylemeliyim, çirkindi, beş altı yıldan beri kendisini çok çirkin buluyordu: O, artık, evde kalmış bir kızdı.. ama evinden de uzak.. öğretmendi. Okuluna dönüyordu, Geldiği gibi, bütün duyguları, bütün duygu didişmeleri ile birlikte. Gözleri elini kadehe mıhladı. Neon ışığında esmerlikleri sarıya çalan, mafsal üstleri kırış kırış, ince, uzun parmaklar.. yaşlı kız eli. Yaşlı kız eli.. öyle işte. Ama daha birkaç ay önceye kadar onları gizlemek istedikleri olmuştu. Hırs gönlünü şöyle bir yaladı.. ve uçtu gitti. Her şey belli idi artık, işi yeni baştan alan talan etmenin yeri yoktu.. bir şeyler olur ve biterdi. Elleri-sahi- neden bu kadar çirkinleşmişti, neden? Temizlikten belki de, kim bilir? Kolonya, sabun.. kolonya sabun.. kolonya, sabun. Ve, temizlik hayata aykırı bir şey, yakınlaşma, bir olma isteğini önleyen bir şeydi: Pis insanlar. Teyzem insanları pis bulurdu, temizlikten ürktüklerini sanırdı. Fakat -Allah affetsin- onun temizliğe bu aşırı düşkünlüğü bana esmerliğini ağartmak hırsındanmış gibi gelirdi. Bir gün, ama çok küçükken, daha bir bebekken; "Allah ne kadar beyazdır, değil mi anne?" diye sormuş imiş nineme. Annem ablası- her buluşmalarında bunu hatırlar, anlatırdı. Gülerdik. O da gülerdi. Fakat o, yemin edebilirim, bembeyaz bir Allah tasavvurunu -ne çare, artık üzerinde duramadan- sonuna kadar gönlünün bir köşeciğinde taşımıştı. Üzerinde duramadan; çünkü Allah'ı da öğretiyorlar, kabul ettiriyorlardı.. aşkı, mutluluğu ve.. güzelliği olduğu gibi.
Sayfa 218·Kitabı okudu
Dedem için içki yemekten sayılırdı, et de sıradan bir meze gibiydi. Teyzem içinse pilav pilavdı, et ancak özel günlerde yenirdi. Dedem sabah ve öğlenleri geçiştirir, akşamları ise ölçüsüzce yerdi. Teyzem seyrek seyrek, azar azar yerdi. Dedem kadınları, teyzemse Buda'yı severdi. Dedem kaygılıydı. teyzem rahattı. Dedem, hayat böyledir işte, derdi, teyzemse bu da geçer, demeyi severdi. Bu iki söz, nihayetinde aynı anlama mı geliyordu diye merak ederdim.
Reklam
Reklam