Teyzem otuz dört yaşında bir kızdı.. ve değil mi ki, artık yazıyorum, anlayışlarımı işe karıştırmadan açıkça söylemeliyim, çirkindi, beş altı yıldan beri kendisini çok çirkin buluyordu: O, artık, evde kalmış bir kızdı.. ama evinden de uzak.. öğretmendi. Okuluna dönüyordu, Geldiği gibi, bütün duyguları, bütün duygu didişmeleri ile birlikte.
Gözleri elini kadehe mıhladı.
Neon ışığında esmerlikleri sarıya çalan, mafsal üstleri kırış kırış, ince, uzun parmaklar.. yaşlı kız eli.
Yaşlı kız eli.. öyle işte. Ama daha birkaç ay önceye kadar onları gizlemek istedikleri olmuştu. Hırs gönlünü şöyle bir yaladı.. ve uçtu gitti. Her şey belli idi artık, işi yeni baştan alan talan etmenin yeri yoktu.. bir şeyler olur ve biterdi.
Elleri-sahi- neden bu kadar çirkinleşmişti, neden? Temizlikten belki de, kim bilir? Kolonya, sabun.. kolonya sabun.. kolonya, sabun. Ve, temizlik hayata aykırı bir şey, yakınlaşma, bir olma isteğini önleyen bir şeydi: Pis insanlar. Teyzem insanları pis bulurdu, temizlikten ürktüklerini sanırdı. Fakat -Allah affetsin- onun temizliğe bu aşırı düşkünlüğü bana esmerliğini ağartmak hırsındanmış gibi gelirdi. Bir gün, ama çok küçükken, daha bir bebekken; "Allah ne kadar beyazdır, değil mi anne?" diye sormuş imiş nineme. Annem ablası- her buluşmalarında bunu hatırlar, anlatırdı. Gülerdik. O da gülerdi. Fakat o, yemin edebilirim, bembeyaz bir Allah tasavvurunu -ne çare, artık üzerinde duramadan- sonuna kadar gönlünün bir köşeciğinde taşımıştı. Üzerinde duramadan; çünkü Allah'ı da öğretiyorlar, kabul ettiriyorlardı.. aşkı, mutluluğu ve.. güzelliği olduğu gibi.