Benim bu seriden vazgeçmem imkansız. Bu seri gözümde ve kalbimde öyle bir yerde ki hangi kelimeleri kullanarak kendimi ifade edebilirim bilmiyorum.
The Dungeon Anarchist's Cookbook, serinin diğer güzelliklerini aratmayacak şekilde aksiyon dolu ve akıcıydı. Bende kitapların ACE versiyonu var ve eğer kapaklarını biliyorsanız zaten bariz bir şekilde olayların trende geçtiğini anlamışsınızdır.
Zindanın dördüncü katına geçen Carl ve Donut, bu sefer gruplarına yeni bir kankitoşko dahil etmek zorunda kalıyorlar; Katia. Bir önceki kitapta bir çeşit röportaj programında konuşma imkanı buldukları Hekla'nın ricası üzerine gruplarına aldıkları Katia bir şekil değiştirici. Kendi vücudunu kilden bir hamur gibi şekillendirebiliyor. Hatta kendi vücuduna katabildiği metallerle vücudunun bileşenlerini bile değiştirebiliyor.
Olaylar Carl, Donut ve Katia'nın kendilerini hareket halindeki bir trenin içinde bulmalarıyla başlıyor. Biricik AI'yımın bildirimi bile ilk sayfadan beni gülümsetti; "Choo choo, motherfucker!" diyerek sizleri karşılayan kaç tane psikopat yapay zeka tanıyorsunuz Allah aşkına?
Orijinal ikiliye dahil olan Katia'nın ve Hekla'nın kızlarına dair birçok şey öğrendiğimiz bu kitapta zindanın biraz daha derinlerine iniyoruz. Her katta bireysellik bir tık daha zorlaşıyor ve mutlaka bir birlik gerektiriyor. Ve elbette saçmalıklar üzerine saçmalıklar yaşanırken hem gülüyor hem de "Iyyy, hayır be!" diyordum.
Kitapları bu platform üzerinden okuduğunu belirten yok. Nasıl okuyan yok hâlâ anlamış değilim ama ben yine de SPOİ kısmını belirteceğim.
BU BÖLÜMDEN SONRA CİDDİ VE DEHŞET ORANDA SPOİ OLACAK. KENDİME BU KİTABI TARTIŞABİLECEĞİM DCC ARKADAŞLARI HEDEF ALIYORUM. KİTABI OKUMADIYSANIZ AMA OKUMAYI DÜŞÜNÜYORSANIZ VE SPOİ SİZİ BOZUYORSA DEVAM ETMEYİNİZ
Askeri Sosyoloji , C. Wright Mills’in güç ağı kavramıyla birlikte düşünüldüğünde , ordunun modern toplumda yalnızca bir güvenlik kurumu değil , aynı zamanda siyasi ve ekonomik elitlerle iç içe geçmiş bir güç odağı olduğunu gösterir. Örneğin Amerika'da ordu elitleri, ekonomik elitler ve siyasi elitler benzer hatlardan gelip kurumlarda üst yöneticiliklere terfi etmişlerdir. Mike Pompeo örneğinde olduğu gibi askeri kariyer zamanla özel sektöre kayabilir hatta bir özel şirkette yöneticiliğe oradan da dışişleri bakanlığına kadar gidebilir. Amerika'da bunun gibi sayısız siyasi figür vardır. Bu hat, Amerika'nın elitlerini, ordu-siyaset-ekonomi gibi konularda ortak bir zeminde buluşturup, birlikte karar aldırmaya iten en önemli güçtür. The Power Elite’te vurgulandığı gibi , sanayileşmeyle birlikte askeri yapı ile endüstri arasındaki bağ güçlenmiş ve bu durum askeri - endüstriyel bir bütünleşme yaratmıştır. Bu çerçevede ordu , modern güç ilişkilerinin merkezinde yer alan belirleyici bir aktör haline gelmiştir.
Bu hikâye, bir baba ile oğlunun felaket sonrası ortaya çıkan korkunç soğuk hava koşullarına karşı verdikleri hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Yaşadıkları ve içinde bulundukları durumları, çizimlerin vuruculuğu sayesinde okur olarak siz de hissediyorsunuz.
Ancak baştan uyarmak gerek: Çok büyük, karmaşık bir hikâye örgüsü beklememek lazım. Hikâye, bir yol boyunca yaşanabilecek her şeyi önümüze seriyor; iyi, kötü, korkunç ve insanlık dışı olan ne varsa… Sonuçta adı üstünde Yol.
Bu sadelik bilinçli bir tercih gibi duruyor. Benim bu incelemeyi yazarken hissettiğim “düzlük” de aslında hikâyenin kendisiyle uyumlu. Abartıya kaçmadan, olduğu gibi anlatıyor ve etkisini de tam olarak buradan alıyor. Tek sıkıntısı, yer yer kendini tekrar ediyormuş hissi vermesi.
İyi okumalar.
“Dirk Pitt & NUMA” serisinin yayımlanan üçüncü kitabı.
1. Baskı — 1998 | Remzi Kitabevi | Çeviri: Enver Günsel
Günümüzde popüler kültürün adeta kurbanı hâline gelmiş efsane batık Titanik’ten kısaca bahsetmek pek mümkün değil. Hakkında saatlerce konuşabilirim ya da sayfalar dolusu yazabilirim. Ancak kitap ekseninden sapmadan ve ‘spoiler’ vermeden, Cussler’in dünyasındaki Titanik’e “dalmak” istedim.
Clive Cussler ve Dirk Pitt ile tanıştığım ilk kitap olması nedeniyle, bu eser benim için her zaman ayrı bir yere sahip olacak. Özellikle James Cameron imzalı 1997 yapımı “Titanik” filmiyle tüm dünyanın ilgisini yeniden üzerine çeken bu efsane batık, hakkında az şey bilinmesi sebebiyle 90’lı yıllarda bana çok daha gizemli geliyordu. Oysa Titanik hakkında, Cameron filminden önce çekilmiş bildigim yedi film daha var.
Cussler’ın “Raise the Titanic!” adlı romanı, 1976 yılında Amerika’da yayımlandığında Titanik’in şu an bulunduğu koordinatları daha keşfedilmemişti. Aynı yıl Türkiye’de de “Lanetli Gemi” adıyla Altın Kitabevi tarafından, Enver Günsel çevirisiyle yayımlanmıştır. Kitap, keşiften beş yıl önce, 1980 yılında Jerry Jameson yönetmenliğinde “Raise the Titanic!” adıyla sinemaya uyarlanmıştır. Dirk Pitt karakterini Richard Jordan canlandırmış olsa da, Pierce Brosnan’ın romandaki Pitt tasvirine çok daha uygun bir oyuncu olabileceğini düşünmeden edemiyorum. Brosnan bu rol sonrasında James Bond olabilir miydi? Bence olurdu. Hatta belki daha erken Bond olurdu.
Cussler romanlarının hemen hepsi, yüksek bütçeli filmlere rahatlıkla uyarlanabilecek güçlü senaryolar barındırır. Ne yazık ki bu kitap, tam anlamıyla bir “senaryo kurbanı” olmuştur. Kitabı okumamış bir izleyici için, dönemin şartları göz önünde bulundurularak bakıldığında, merak uyandırıcı ve sürükleyici olabilir. Ancak
Saçma sapan bir kitap. Sürükleyici merak uyandırıcı ama sonu başından bile saçma bitiyor. Spoiler da vereyim The Platform ve The Shawshank Redemption karışımı bir şey
KörlükJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınları · 2022132,1bin okunma
Roman Esav ile Yakub'un hikayesini anlatıyor. Bununla beraber yazar, Hz.İbrahim'in oğlu İshak'ı Tanrı'ya kurban edecekken yaşananları, İbrahim'in Hacer ile İsmail'i İshak'ın annesi Sara yüzünden kabileden kovmasını, İsmail ile Hacer'in ölümle yüzleşmesi gibi kutsal olaylarla kurguyu harmanlayarak bize aktarıyor.
Esav ve Yakup'a gelmeden önce İsmail'in yalnızlığından, öfkesinden, hayal kırıklığından bahsedelim. İbrahim 86 yaşındayken cariyesi Hacer'den İsmail adında bir oğlu oluyor. Sara, İbrahim'in eşidir fakat çocukları olmadığı için İsmail'i kendi oğlu gibi seviyordur. İsmail kabilede çok sevilen, bir dediği iki edilmeyen babasının kıymetlisi bir çocukken Sara hamile kalıp İshak'ı doğuruyor. İsmail'in acıklı hikayesi de burada başlıyor, tüm ilginin üzerinden çekilmesi bir yana bir de Sara'nın kıskançlığı yüzünden kabileden annesiyle beraber kovuluyor. Çöllerde nereye gideceğini bilemeyen anne-oğul perişan oluyorlar. Hatta Hacer öyle bir noktaya geliyorlar ki, oğlunun ölümünü izlememek için onu yalnız bırakıp yoluna devam ediyor. Çünkü ayrı ayrı ölümü beklemek Hacer için daha az acı verici bir olay. Fakat beklenmedik bir mucize oluyor ve Hacer'in karşısına su çıkıyor. Hemen İsmail'in yanına koşup, ona musallat olan akbabaları uzaklaştırıyor ve oğlunu son anda ölümden kurtarıyor. Bu acıklı hikaye sonunda İsmail, öfkesi, nefreti ve intikam arzusu ile yaşamaya devam ediyor. Hatta annesi engel olmasa İshak'ı bulup onu öldürmeyi bile düşünüyor. Hacer ise ona İshak'ın da kendisi gibi günahsız olduğunu ve kimseye öfkelenmemesi gerektiğini anlatıp duruyor. Bir anne çocuğunun öfkesini daha çok ateşleyebilir de söndürebilir de. Hacer gibi ne yaşarsa yaşasın bir anne, çocuğu için en iyi olanı yapabilmeli. Kitapta Hacer'in iyi bir anne olmasına karşılık, Rebeka vasıtası ile de