Gençliğimde okuduğum, yıllar sonra tekrar elime aldığım bir kitap Rüzgar Gibi Geçti
İlk okuduğumdan aklında kalan kitaba bayılmıştım.
Scarlett’a hayrandım. Güçlüydü, istediğini yapıyordu, kimseyi umursamıyordu.
Yıllar sonra tekrar okudum ve bu kez aynı hayranlık yerini başka bir şeye bıraktı:
sinir ve hayret:)
Çünkü Scarlett O’Hara aslında aynı hatayı tekrar tekrar yapan, gerçeği görmek istemeyen, kendine bile dürüst olamayan biri.
Ama işin ilginç tarafı şu:
Yine de onu bırakamıyorsun. Çünkü o (ben öyle düşünsem de:)) ) “apt@l” değil. İnatla kendini sabote eden bir kadın.
Gizliden sevdiği Ashley Wilkes ise bence aslında bir hayal. Scarlett onun kendisini değil, temsil ettiği o zarif, kırılgan, eski dünyayı seviyor. Ve tam bu noktada romanın arka planı devreye giriyor.
Amerikan İç Savaşı
Savaşla birlikte, şatafatlı hayatlar yok oluyor, açlık, yoksulluk başlıyor, Atlanta yanıyor, iİnsanlar hayatta kalmaya çalışıyor
Scarlett’ın o unutulmaz bir anı var, toprağı kazıyıp bir şeyler yediği ve
“Bir daha asla aç kalmayacağım” dediği an.
İşte o sahneyle birlikte şımarık bir genç kızdan acımasız bir hayatta kalana dönüşüyor.
Ama roman sadece bir dönüşüm hikayesi değil.
Aynı zamanda bir çöküş hikayesi.
Bir yaşam tarzının, bir düzenin, bir dünyanın rüzgar gibi geçip gitmesi.
Yine de şunu söylemeden geçemem.
Kitap, savaşı çok etkileyici anlatsa da tek bir taraftan bakıyor.
Güney’i: zarif, onurlu ve “kaybetmiş ama asil”
Kuzey’i: daha kaba ve çıkarcı gösteriyor
Ve en çok eleştirilen konu kölelik meselesi.
Romanda bu sistem oldukça yumuşatılmış.
Oysa gerçek tarih çok daha sert, çok daha acı.
Kitapla ilgili ilginç olan bir de şu;
bu dev romanı yazan Margaret Mitchell aslında tek bir kitap yazmış.
Evet, sadece bu roman.
Kaza sonrası uzun süre evde kalırken, can sıkıntısından yazmaya