Hapishanenin siyasete kapalı kütüphanesinde
Jules Verne’nin Arzın Merkezine Seyahat’i, Edgar Allan Poe'nun hikâyeleri,
eski şiir kitapları ve Rüyalarınız, Hayatınız adlı derleme kitap da vardı. Babası
gibi onları okuyacak, babasının gençliğinde ne düşündüğünü anlayarak, kendini onun yerine koyacaktı.
En ağırı bir saatlik görüşme süresinin bitiminde birbirimizden ayrılmaktı. Ben
odadan çıkabilirdim de, oğlum tıpkı çocukluğunda olduğu gibi, bir türlü benden
ayrılamaz, gardiyanın uyarısı üzerine kararlı ve erkeksi bir hareketle
sandalyesinden kalksa bile kapıdan çıkamazdı. Kapıda durup bana çaresiz bir
bakışla bakarken, çocukluğunda daha okula başlamadan önce, bakkala, beş
dakikalığına bir koşu gidip gelmemden önceki yalvarmalarını hatırlardım.
“Şimdi, bir dakikada geliyorum” dememe hiç inanmazdı. Kapıda bütün gücüyle
elbisemin eteğine ve koluma yapışır, sanki beni bir daha göremeyecekmiş gibi
“Anne, beni bırakma" diye yalvarır ve beni hiç bırakmazdı.
[Bu kısım ağlattı ]
En arsız erlerin, en edepsiz sarhoşların, en rezil tacizcilerin bile ağlayan bir kadını görünce yatışmalarının nedenini kavramıştım: Alemin mantığı anaların ağlaması üzerine kurulmuştu. Şimdi de bunun için ağlıyordum. Ağlamanın iyi geldiğini, çünkü ağlarken başka şeyler düşünebildiğimi de sezerek her şeye ağlıyordum
Enver sokağa diğer yaşıtlarından çok daha az çıkıp oynadı. Ama derslerinde başarılı, sınıfında birinci olamaması beni kederlendirirdi. Bazan buna niye
üzülüyorum derdim kendime. Oğlumun başarılı bir iş hayatı hatta çok parası yerine, derin bir insanlığı, doğruyu arayan bir yönü ve mutluluğu olsun isterdim.
Oğlum hem mutlu bir insan hem de bir kahraman olmalıydı! Onun hakkında çok
hayaller kurdum. Asla küçük şeylere kafayı takan bir insan olmasın, derdim.
Çocukluğunda pembe ağzını açıp kırmızı gözlerle uzun uzun ağlarken, “Hayatta
asla ağlamasın Enverciğim” derdim dua eder gibi.