Gitmek için sebep hep vardır. Bizler insanız.
Yeryüzünün gördüğü en karmaşık, en donanımlı canlılarınız. İnanılmaz derecede yüksek zihinsel fonksiyonlarımız, eğitilmez bir kinimiz, bükülmez bir kibrimiz, dinmez bir öfkemiz, yönetemediğimiz şehvetimiz, kendimizin dahi inandığı yalanlarımız, sınırsız bir hırsımız, doymak bilmeyen bir yanımız var.
Bunların tam tersi olarak en iyi olduğumuz yanlarımızı da sayabiliriz ama bana kalırsa onlar da kutsal kibrimizin onursal birer parçasıdır sadece.
En karşılıksız hislerle, en masum tavrınızla sevdiğiniz o kedi yok mu? Bir hafta kafayı yesin, evinizin her yerine, yatağınıza dışkılasın, perdelerinizi yırtıp, doğasında hep var olan vahşilikle etinizi ısırsın, her fırsatta pençesini yüzünüze geçirsin; o zaman kendi içinizdeki gerçek insanı görürsünüz kıymetli türdeşlerim.
Bu biraz girift oldu ya neyse.
Demem o ki gitmek isteyen için sebep çoktur.
"Mükemmelliğe, yazıya eklenecek hiçbir şey kalmadığında değil, yazıdan çıkarılacak hiçbir kelime kalmadığında ulaşılır." demiş Antoine de Saint-Exupéry
Yukarıda alıntıladığım sözü ile bizdeki "Dediğimi yap, yaptığımı yapma" deyiminin karşıtı bir duruş sergilemiş yazarımız ve mükemmelliğe gitmenin yöntemini söylerken, söylediği şeyi de önce kendisi uygulamış.
Küçük Prens'in (Le Petit Prince) kendisini çok seven biricik çiçeğinin arzularının peşinden git demesiyle başlayan macerasında olaylara hep başka açıdan bakmayı öğreneceksiniz. Mesela bir kralın, krallığını önemli kılan şey, onun emrindeki insanlardır. Gezegenler arasında seyehat eden ve bir bilgenin tavsiyesi ile insanları tanımak için Dünya' ya gelen Küçük Prens sayesinde bir yılan ya da bir tilki tarafından, yaşadığımız bu gezegenin nasıl algılandığını düşünmeye başlayacaksınız.
Şu varlık dünyasında bazı kişileri diğer kişilerin önüne geçiren şey nedir? Herkes etten, kemikten, kandan ibaretken ve her çiçeğin kökleri, gövdesi, yaprakları varken; neden bir kişi en sevdiğiniz insan oluyor ve neden balkonunuzda, bir saksıda dikili çiçek, diğer bütün çiçeklerden daha güzel görünüyor size? Bu soruların cevabını da, avcıların bazen keyiften, bazen de köleleştirip, sömürdükleri tavukları yemesin diye öldürmek istediği bir tilkiden öğreneceksiniz.
Sevmek, emek vermektir. Sevmek, ayrıcalıklı kılmaktır.
Bazen de sevmek, ne kadar seversek sevelim, sevilenin kararına saygı gösterip, gitmesine karşı gelmemektir.
Çünkü gerçekten sevdiyseniz beş yüz milyon yıldız sizin sevgi dolu bakışlarınızla herkesten başka parlayacaktır size.
Küçük Prens ayrılmadan önce pilota şöyle dedi: “Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım… Ben gülüyor olacağım bir tanesinde.. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında, bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak…”
İşte böyle
Bilimin nedensellik prensibi doğrultusunda gezegenlerin, yıldız sistemlerinin, galaksilerin ve kendi evrenimizin nasıl oluştuğuna dair mevcut aklımızla son derece mantıklı cevaplar buluyoruz. Her şeyin başı olarak da "foton çarpışmasını" gösteriyoruz. Fakat gezegendeki ezici çoğunluğu oluşturan insanlar "peki fotonları kim yarattı?" sorusunu soruyorlar.
Işık fotonlarının kendiliğinden var olabileceğini kabul etmeyen insanlar Tanrı'nın ise sebebinin olmadığını ve kendiliğinden var olduğunu savunuyorlar.
Hiçbir şeyin kendiliğinden var olamayacağını savunurken Tanrı'nın ise kendiliğinden var olduğunu savunmak düpedüz iki yüzlülüktür.
Tek Tanrı'ya inananların birden fazla Tanrı'ya inananları cahil veya mantıksız görmesi gibi, hiç Tanrı'ya inanlar da tek Tanrı'ya inananları cahil ve korkak görebilirler. Hatta türümüz bin yıl sonra da varlığını devam ettirecek olursa eğer, bin yıl sonraki insanlar muhtemelen bizleri din ve bilim arasında sıkışmış primatlar olarak sınıflandıracaklar.