Bu kitapla ilgili yaşadığım tesadüflerden yola çıkarak söyleyebilirim ki, ne daha önce ne de daha sonra, iyi ki şimdi okumuşum.
İçeriğine değinecek olursam, kitap boyunca on farklı insanın Irvin D. Yalom ile olan kimi zaman tek seanslık kimi zamansa bir dizi seansın en vurucularına değinilen görüşmelerini okuyoruz. Var oluş, ölüm, tamamlanmamış yas gibi kavramların yaşantılara yansıdığı bu seanslarda, bazen Yalom gibi eski bir kil tabletin üzerindeki tozu temizlemeye çalıştım, bazense tarihi bir yapının haritada henüz yeri bile gösterilmeyen, yeni keşfedilmiş bir odasıyla karşı karşıya kaldım. Bunlar benim için değerliydi.
Özellikle aktarım ve karşı aktarımın içerik ve niteliğinin bir terapötik ilişkiyi ne şekillerde etkilediğini görmek, şanslıyız ki bunu usta bir psikoterapistin seanslarından okumak, bana eşlik ettiğim ve gelecekte eşlik ediyor olacağım biricik hayatlar için tarif edemediğim duygular hissettirdi.
Biraz daha kişisel bir yerden yaklaşacak olursam, özellikle son bölümde beklemediğim bir şeyle karşılaştım. Çok kısa bir süre önce Marcus Aurelius’un Kendime Düşünceler kitabını okumuştum. Ve son bölümde Yalom, iki hastasına bu kitabı okuttu. Bu benim için ilginçti çünkü tam da o an kendimi kitap içinde en ait hissettiğim seansta buldum. Sonuçta o kitabı ben de çok kısa bir zaman önce okumuştum ve vakaların yaşadıklarından farklı olsa da, ben de çeşitli sebeplerden dolayı kendimi o kitapta bir şeyler ararken bulmuştum.
Yalom, Kant’ın deneyimlediğimiz gerçekliğin doğasını, zihinlerimizin yapısının aktif olarak etkilediğini söylediğine değiniyor bir bölümde. Böylece bir olmayı ne kadar istesek de aramızda her zaman bir mesafe kalıyor, diyor. Deneyimlediğimiz gerçekliğin her birimizde farklılaştığına katılıyor olsam da, aklıma Gül Çörüş’ün Aynadaki Yüzler