"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar."
Daha ilk cümleyle ön yargımın kurbanı olduğumu anladım. Kısa diye okumayı tercih ettiğim kitap daha ilk cümleden ruhuma dokunmayı başarmış, kalbimin bam teline basmıştı. İşte hayatın en çok bu yaraları bizi hasta eder. Kanser hücresi gibi yayılır ve biz ne yaparsak yapalım acı yok olmaz hatta hafiflemez. 90 sayfayı okumak benim için işkence; bir o kadar da edebiyatın en leziz diliminden bir parça tatmak gibiydi. Kitapta altını çizemedim hiçbir satırın. Çünkü bu kitap için bütün sayfaları çizmem gerekiyordu. Yapamadım. Keşke bir sihirli değneğim olsa da herkese okutturabilsem.
Sadıt Hidayet. İnsanın bedeninin et yiyecek şekilde yaratılmadığını belirten Hidayet, bir cinayetle başlar kitaba. "Hayatım bana çok gayritabii, çok silik ve inanılmaz görünüyor, şu anda kullandığım kalemdânı süsleyen resim gibi."
Bu resimdeki güzel kadını öldürmüştür, parçalamıştır, gömmüştür ve yok etmiştir. Çünkü o bir ruh ölümüdür, ıstırap çektiren bir acıdır. Yok etmek; dünya üzerinden o duyguyu o kokuyu silmek ister.
Onun bu hayatta tek korkusu vardır ve şöyle der:
"Lakin tek korkum:
Yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan. Kendimi daha iyi tanımak istiyorum. Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir."
Kör bir baykuştur gölgesi. Baykuşuyla tanışmak ve onunla iyi anlaşmak ister. Onun varlığını sadece gaz lambasından duvara yansıyan karaltı olarak düşünür çünkü. Tanıyamaz. Kendine yabancıdır ve kendini kendine tanıtmak ister. Saygılıdır. Nefret ettiği karısından "kahpe" diye ama ona sütannelik yapan "kahpe"nin annesinden daima karımın annesi diye bahseder. Kasabın bahçede hayvan kesmesine dayanamaz. Aldatılır. Hastalanır.
"Bir servi çizilmiş, dibinde