Bana her zaman, ama tek bir kelime söylemeden, şöyle diyen bir hâli var: Yarın başımıza neler geleceğini bilemeyiz, ama ne gelirse gelsin başına, beni düşün... Böyle bir duygu, ne küskün ne de kederli, ne kusursuz ne de mutlu, ne de her yaptığı doğru olan bir adamdan geldiğinde insanın içi ferahlıyor sanki...
... her şeyi basitleştirerek daha görkemli hâle getirmek ve genelde bir dinlenme ya da uyku izlenimi bırakmak istiyorum. Kısacası, bu tabloya bakanın beyni, ya da daha doğrusu, imgelemi dinlenmeli.
Ve insan, fiziksel olarak bir şey yaratma gücünden yoksun olduğu için, çocuk yerine düşünce yaratabiliyorsa, gene de insanlığın bir parçası değil midir? Resimlerimle rahatlatıcı, yatıştırıcı bir şeyler söylemek istiyorum, müzik kadar yatıştırıcı bir şey. Resimlerimdeki kadınlara, erkeklere, bir vakitler halenin simgelediği o sonsuzluk duygusundan katmak istiyorum, bunu renklerimin parlak titrekliğiyle vermeye çalışıyorum.
Aynı şekilde, beşikteki bir çocuğun gözlerinde de onu uzun süre yeterince seyredersen eğer, sonsuzluğu görürsün. Kısacası, bu konuda hiçbir şey bilmiyorum, ama işte, her gün yaşadığımız günlük, gerçek yaşamı tek yönlü bir tren yolculuğu hâline getiren de bu bilmeme duygusunun ta kendisi... Hızla ilerliyorsun, ama hiçbir nesneyi yakından ayırt edemiyorsun ve en önemlisi, lokomotifi göremiyorsun...
Bütün sanatçıların, şairlerin, müzikçilerin, ressamların maddi açıdan kötü durumda olmaları - mutlu olanların bile - gerçekten garip bir fenomen; Guy de Maupassant hakkında bana geçende söylediklerin bunun taze bir kanıtı. Ebedî soru yeniden akla geliyor: Yaşamın tümü bizler için görülebilir bir şey mi, yoksa yalnızca yarımküre gördüğümüz daha doğru değil mi?