Bayıldım, bayıldım! Ana karaktere bu kadar mesafeli bir anlatımın seçilmesinden tut, rahatsız edici ve tekinsiz atmosferine, diline, içeriğine kadar her şeyine bayıldım ben bu kitabın. Çok güçlü bir anlatımı var bence; yabancılaşma, dönüşüm, akıl sağlığı, etik, sanat, evlilik, cinsellik, şiddet... o kadar çok konuyu sanki hiç de öyle değilmiş gibi gösterişsiz bir şekilde nasıl da derinden anlatmış Han Kang.
Gördüğü bir rüya sonucu et ve hayvansal hiçbir ürünü yemeyen, ailesi ile arasındaki iletişimi günden güne yitiren, giderek hayatla bağını koparan bir kadını anlatıyor kitap ama hiçbir zaman o kadının ağzından dinlemiyoruz biz hikâyeyi; sahip olduğu üç bölümün de anlatıcısı farklı ama hiçbir zaman Yonğhe değil. Buna rağmen biz onu biliyoruz, tanımıyoruz belki ama biliyoruz. Gerçek hissettiriyor bize. Çok güçlü bir imge oluşuyor zihnimizde Yonğhe'ye dair. Belki de onu anlamamıza bile gerek yok zaten. Sadece onu varlığıyla, olduğu hâliyle kabul etmenin bir yolu olmalı belki. Yonğhe'nin ablasının sayfa 111'de aklından geçirdiği gibi;
"... Yonğhe'nin saçlarını toplayıp kulağının arkasına doğru bırakınca, başını kaldırıp sessizce güldüğü de olurdu. Hiçbir sorun yok, diye düşündüğü ânlardı bunlar. Hep böyle yaşasak olmaz mı ki? Yonğhe yalnız konuşmak istediğinde konuşsa, et yemek istemiyorsa yemese, olmaz mı sanki? Kardeşini görmeye gelse ve böyle geçinip gitseler, olmaz mı?"
Fakat gitgide sadece hayvansal ürünleri yemeyi değil her şeyi yemeyi reddeden ve ölebileceği kadar besinsiz kalan bir insana ne kadar duyarsız kalınabilir, bu noktada Yonğhe'nin çevresindeki tepkileri de anlamak mümkünleşiyor. Öte yandan iç dünyasını hiç bilmediğimiz Yonğhe'nin neden, hangi motivasyonla, hangi dürtüyle "bir hayvan" olmaktan kendini azad etmek istediğini anlayamıyoruz, basitçe akıl