Açlığı yalnız kendi midesinde değil, çocuklarının karınlarında da hissedebilen bir insanı nasıl korkutabilirsin? Korkutamazsın... Her korkunun ötesindeki korkuları tanımıştır o adam artık.
Oturup baktılar, belleklerinde dağladılar. Kapının önündeki toprağı tanımadan yaşamak nasıl olacak acaba? Gece yarısı uyanıp da söğüt ağacının orada olmadığını bilmek... kesinlikle bilmek nasıl bir duygu? Söğüt ağaçsız yaşayabilir misin? Yoo, hiç de yaşayamazsın. O söğüt ağacı senin kendin. O şiltetedeki acı... o da sen.
"Düşünmeye başladım. Ama düşünmek de değildi bu. Daha derin bir şeydi. Bütünleşince nasıl kutsallaştığımızı düşündüm. Insanlık da kutsaldı tek bir bütün olduğu zaman. Kutsal olmadığı bir tek zaman vardı. Tek başına bir sefilin dişine bir lokma kıstırıp kaçmaya, bir başına koşmaya kalkıştığı zamandı o da. Tepine tepine. Böyleleri yok ediyordu kutsallığı. Ama herkes bir arada çalışırken, yani bir insan öteki için değil de, bir insan hepsi için çalıştığı zaman, onun ziyanı yok, o kutsal. Sonra aklıma geldi... Ben kutsal dediğim zaman ne demek istediğimi bile bilmiyordum."