Jinx

Jinx
@thescutoid
Not defteri yerine burayı kullanıyorum
Parmenides
Modern zamana kadar sonraki felsefe Parmenides'ten çok şiddetli bir paradoks olan her türlü değişimin olanaksızlığını değil, tözün yok edilemezliğini alıp kabul etti. "Töz" sözcüğü, ondan hemen sonrakilerde yoktur; ama kavram, spekülasyonlarında zaten vardır. Bir tözün, değişken yüklemlerin daimi öznesi olması beklendi.
Sayfa 113 - Alfa
Felsefe Tarihi
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Herakleitos
"Herkes için aynı olan bu dünyayı, hiçbir tanrı ya da insan meydana getirmedi; o belli ölçülere göre yanan ve belli ölçülere göre sönen geçmişte, şimdi ve gelecekte hep-yaşayan bir Ateştir."
Sayfa 98 - Alfa
Felsefe Tarihi
Herakleitos
Bu bölümde ele alacağımız Herakleitos ile Pythagoras arasında, daha az önemli bir filozof vardır: Ksenophanes. Yaşadığı tarih belli değildir ve esas olarak onun Pythagoras'a ve Herakleitos'un ona yaptığı göndermelere göre belirlenmektedir. İonya doğumluydu, ama ömrünün çoğunu Güney İtalya'da geçirdi. Bütün şeylerin toprak ve sudan oluştuğuna inandı. Tanrılar konusunda ise çok özgür düşünceliydi. "Homeros ve Hesiodos, ölümlüler arasında utanç verici ve rezillik olan her şeyi, hırsızlığı, zinayı, birbirini aldatmayı tanrılara yakıştırdı... Ölümlüler, Tanrıların kendileri gibi baba olduklarını, kendilerininkine benzer giysileri, sesleri ve biçimleri olduğunu sanır... evet, öküzlerin ve atların ya da aslanların elleri olsaydı, elleriyle resim yapabilselerdi ve insanların yaptığı gibi sanat eserleri üretebilseydi, atlar Tanrıların biçimlerini atlar gibi, öküzler öküz gibi çizerdi ve vücutlarını kendi suretlerinde yapardı... Etiyopyalılar kendi Tanrılarını siyah ve kalkık burunlu yapar; Trakyalılar kendi tanrılarının mavi gözlü ve kızıl saçlı olduklarını söyler" Ksenophanes, biçim ve düşünce bakımından insan insandan farklı olan, 'bütün şeylere zihin gücüyle zahmetsiz hükmeden" tek Tanrı'ya inandı. Pythagorasçı ruh göçü öğretisiyle dalga geçti. "Denildiğine göre, bir keresinde, bir köpek hırpalanırken Pythagoras oradan geçiyormuş. 'Durun', demiş, vurmayın! Bir dostun ruhudur! Sesini işitince tanıdım" Teoloji konularında hakikati saptamanın olanaksız olduğuna inandı. "Tanrılarla ve sözünü ettiğim bütün şeylerle ilgili kesin hakikati bilen kimse yoktur ve hiç olmayacaktır. Evet, bir kişi şans eseri son derece doğru bir şey söylese bile kendisi bildiğini bilmez; tahmin dışında bir şey yoktur."
Sayfa 93 - Alfa
Felsefe Tarihi
Pythagoras
Platonculuk olarak görünen şey çözümlendiğinde özünde Pythagorasçılık olduğu görülür. Duyulara değil zihne açılan öncesiz sonrasız bir dünya kavrayışı ondan türemiştir. O olmasaydı Hristiyanlar İsa'yı Söz olarak düşünmezdi; o olmasaydı teologlar Tanrı'nın ve ölümsüzlüğün mantıksal kanıtlarını aramazdı, ama bütün bunlar onda henüz örtüktür.
Sayfa 88 - Alfa
Felsefe Tarihi
Öte yandan Salvatore'nin diline dil diyemiyordum; çünkü her insan dilinde kurallar vardır ve her terim, değişmez bir kurala göre ad placitum (üstünde anlaşmaya varılmış) bir anlam taşır, çünkü insan köpeğe bir kez köpek, bir başka kez kedi diyemez; insanların oybirliğiyle belirli bir anlam veremedikleri sesler de çıkaramaz; tıpkı "blitri" sözcüğünü söyleyen birinin başına geleceği gibi. Bütün bunlara karşın, iyi kötü, Salvatore'nin ne demek istediğini anlıyordum; başkaları da anlıyorlardı. Onun bir değil, birçok dili konuştuğun, hiçbirini de doğru konuşmayıp sözcüklerini kimi zaman bir, kimi zaman bir başka dilden aldığının kanıtıydı bu. Sonradan, bir şeyi bazen Latince, bazen Provence lehçesiyle adlandırdığını da anladım ve onun kendi cümlelerini kendisi kurmaktan çok, duruma ve söylemek istediği şeye göre, geçmişte işitmiş olduğu kopuk cümle parçalarını kullandığının bilincine vardım; örneğin, bir yiyecekten, ancak o yiyeceği kendileriyle birlikte yemiş olduğu insanların sözcükleriyle anlatabilirmiş, sevincini ancak aynı sevinci paylaştığı insanların o gün söyledikleri cümlelerle dile getirebilirmiş gibi. Dili de, tıpkı başkalarının yüzlerinden alınan parçalardan oluşmuş yüzü ya da kimi zaman kutsal nesnelerin artıklarından doğmuş kalıntılar gibiydi.
Sayfa 83 - Can Yayınları