• More’un rahip olmaktan neden vazgeçtiğini kesin olarak bilmiyoruz.
    More’un yaşam öyküsünü yazanlardan rahip Stapleton’a göre,
    çağının din adamları ahlak açısından gevşek davrandıkları,
    dinsel coşkularını da artık yitirdikleri için caymıştı bu işten.

    Erasmus’un demin sözünü ettiğimiz mektubuna göre de
    “sevdalandığı için bu isteğinden vazgeçti; iffetsiz bir rahip olmaktansa,
    iffetli bir koca olmayı yeğledi.” Ama belki de bunun nedeni,
    sanıldığı kadar basit değildi. Belki de More bir manastıra çekilmemekle
    topluma ve yurduna, dolayısıyla Tanrı’ya karşı görevini daha iyi
    yapabileceği kanısına varmıştı. More’un İtalyan Hümanisti
    Pico Della Mirandola’nın yaşam öyküsünü anlatan bir kitabı
    Latinceden İngilizceye çevirmesi, bu noktayı aydınlatmak açısından bir hayli ilginçtir:

    Otuz üç yaşında ölen bu soylu genç, o çağın en bilgili adamlarından biriydi. Savanarola’nın etkisinde kalıp, dünyadan el etek çekmek istedi.
    Ama Borgialar’ın egemenliğinde çeşitli kötülüklerle dolu bir çevrede,
    manastırda yaşayan bir keşiş gibi erdemli yaşamanın da olumlu yanları
    olduğunu düşünüp bu isteğinden vazgeçti.

    Belki aynı kaygıyla rahip olmayan More, 1505’te Jane Colt ile evlendi.
    Damadı Roper’e göre, More üç kız kardeşle tanışmış o sıralarda.
    En çok hoşlandığı bu kızların ikincisiymiş.
    Ama ortanca kızın ablasından önce evlenmesinin doğru olmayacağını,
    büyük kızın bu yüzden üzüleceğini düşünerek, hoşlandığı kızdan
    vazgeçip ablasını almış. Erasmus, More’u anlatan mektubunda
    Jane Colt’tan da söz eder: “Eş olarak seçtiği, iyi soydan, ama hiç okumamış,
    köyde yetişmiş çok genç bir kızdı. Böylece More, onun kişiliğine istediği
    biçimi verebildi. Kitaplardan hoşlanmayı, çalgı çalmayı öğretti ona;
    kendi yaşantısına uygun bir eş haline soktu.”
    Üstelik More, kıza ara sıra sopa çekmesini salık veren kayınbabasının
    öğütlerine hiç mi hiç kulak asmadan karısını adam edebildi.

    More’un evliliği çok mutlu oldu. Beş yıl içinde, üçü kız, dördüncüsü oğlan,
    dört çocukları dünyaya geldi. Ama ne yazık ki karısı vakitsiz öldü ve
    More, Erasmus’un anlattığı gibi, birkaç ay sonra, çocuklarına
    baksın diye bir dulla evlendi. Bu dulun ilk kocasından olan kızını da,
    kendi kızı gibi büyüttü. İkinci karısı Alice Middleton, ne gençti ne de güzel.
    Oldukça da huysuzdu. Ama More iyi geçinirdi onunla.
    “Şakalarla, okumalarla, karısını avucunun içine aldı.
    Oysa çoğu kocalar hoyrat ve sert davranarak, karılarını yola getiremezler.
    Bu kadının ters ters konuşmalarına aldırmadan, ona harp ve
    gitara çalmasını öğretti. Onu her gün gözü önünde çalıştırdı” diye anlatır Erasmus.

    More ailesinin mutluluğu dillere destan olmuştu.
    Ann Mannign, 1851’de yazdığı The Household of Sir Thomas More
    adlı kitabında, More’un kızları ve karısıyla nasıl yaşadığını çok iyi anlatır.
    Ama o evde uzun süre konuk kalan Erasmus’un anlattıkları,
    elbette daha çok ilgilendirir bizi: “More Thames kıyılarında,
    Londra’ya yakın bir ev yaptırdı. Bir sarayı andırmıyor bu ev;
    imrenilecek kadar görkemli de değil, ama rahat.
    Karısı, oğlu, gelini, evli olan üç kızı ve on bir torunuyla,
    tatlı bir dostluk havası içinde yaşıyor burada.
    Çocuklarına böylesine düşkün bir adam ömrümde görmedim.
    Gençlerle yaşlılar arasında hiçbir ayrım gözetmiyor.

    Karısı yaşlı olduğu halde, sanki on beşinde bir genç kızmış gibi seviyor onu,
    üstüne titriyor. Öyle bir huyu var ki, mutsuz olayları önleyemezse,
    bunlarda bile bir mutluluk buluyor. Platon gibi onun da bir akademiye
    başkanlık ettiğini söyleyebiliriz; ama bu akademide geometri ve
    hesap yerine, aile erdemleri öğretiliyor.
    Evinde oturanların hepsinin işi gücü var.
    Bir tek ters söz söylenmiyor burada.
    Nezaket ve iyilik üstüne kurulmuş bir disiplin var bu evde.”

    Erasmus, başka bir mektubunda da şöyle der:
    “Ailesini kolayca yönetir. Felaketler kavgalar yoktur evinde.
    Bir anlaşmazlık çıkınca, dakikasında uzlaşılır.
    Ne o kimseye düşman olur, ne de kimse ona.
    Tüm ev halkı mutluluk içindedir. Oraya her giren rahatlar.
    Çocuklarının üstüne fazla düşerek onların keyfini kaçırmaz;
    ama hiçbir görevini önemsemediği de görülmemiştir.”
    Tıpkı Erasmus gibi, damadı William Roper de More’un
    tatlı huyunu anlata anlata bitiremez; on altı yıldan fazla onunla
    aynı evde oturduğunu, ama onu bir tek kez öfkeli görmediğini söyler.

    Çağın ünlü ressamlarından Hans Holbein, Sir Thomas More’un
    Chelsea’deki bu evinde iki yıla yakın konuk kalmış,
    Erasmus’un isteği üzerine Utopia’yı resimlendirmiş,
    More’un çeşitli portrelerini yapmıştır. Bir söylentiye göre,
    bu portrelerin en güzeline Sekizinci Henry sahip çıkmış;
    ama More’a düşman olan karısı Kraliçe Anne Boleyn,
    bunu sarayın penceresinden atarak parçalamış.
    Hans Holbein, More’un mutlu ailesini gösteren bir tablo da yapmıştır.

    Pırıl pırıl bir çocuk olmadığı halde oğlunu çok seven More,
    kızlarına ayrıca düşkündü. Doğurmak üzere olan büyük kızı Margaret’e
    yazdığı bir mektupta, onun gibi kadınlara hayran olduğunu,
    üç erkek doğuracağına, kendine benzer bir tek kız doğurmasını
    yeğlediğini söyler. Margaret’e, başka bir mektubunda da, çocuklarına
    duyduğu sevgiye değinir:
    “Bil ki, çocuklarım cahil ve tembel olmasınlar diye her şeyi
    gözden çıkarırım; onların gelişmesine yardım etmek için işimi
    gücümü bırakırım gerekirse, der. Utopia’dan anlaşıldığı gibi,
    More kadınla erkek arasında hiçbir ayrım gözetmez.
    Kadınların tıpkı erkekler gibi eğitilmeleri gerektiğine inanır.
    Çocuklarının özel öğretmeni Gunnell’e yazdığı bir mektupta,
    eğer bir kadın hem bilgili hem de erdemliyse böyle bir kadını
    Troyalı Güzel Helena’dan daha değerli saydığını söyledikten sonra,
    kadınla erkeğin eşit olduğunu bir kez daha yineler:
    “Hasat zamanı gelince tohumu eken el, ha bir erkek eli olmuş, ha bir kadın eli...
    İnsanı hayvandan ayıran akıl, erkekte de var, kadında da.
    Onun için ikisi de okumalı; güzel bir eğitimin tohumlarıyla
    yeşeren bir tarla örneği, akıllarını geliştirip güçlendirmeli.
    Kadınların okumalarını engellemek isteyen kişilerin savundukları gibi,
    eğer kadınlar akıl alanında verimsizse, onların tarlalarında ancak
    zararlı otlar bitiyorsa, o zaman kadınların eğitimiyle özenle ve
    sürekli uğraşıp, doğanın bu yanlışını düzeltmek gerekir bana kalırsa.”

    Sir Thomas More’un üç kızı, özellikle Roper ile evli olan büyük kızı
    Margaret, bilgileriyle Avrupa’da ün salmışlardı o sıralarda.
    More, kızlarının eğitimiyle hem kendi uğraşmış, hem de onlara
    en iyi öğretmenleri tutmuştu. More’un kızları, Latinceyi İngilizce
    kadar rahat okuyup yazarlar, hatta ara sıra babalarıyla Latince konuşurlar,
    Latince yazışırlardı. More ile arası açılmadan önce, Kral da bu kızlarla övünür,
    felsefe tartışmaları yapmak üzere onları saraya çağırırmış.

    Erasmus, Fransız Hümanisti Guillaume Bude’ye bir mektubunda,
    More’un kızlarının bilgisine ne denli hayran kaldığını anlattıktan sonra,
    kızların yüksek öğrenimi konusunda eskiden bazı kuşkuları olduğunu,
    ama arkadaşının başarılı deneyinden sonra,
    artık bunun doğruluğuna inandığını söyler.
    Thomas More
    UTOPİA - Kaynak Yayınları *Mina Urgan’ın incelemesiyle
  • #göbeğinideğilkitabınıerit
    yaz için elimde olan kitapları nasıl eritebilirim’in üzerine durup hem kitapları okumaya hem de yorumlamaya çalıştığım etiket olacak kendisi. daha önce şöyle bir şeyler yazmıştım. nasıl’ı görmek için,
    https://kargadankadindi.tumblr.com/...ğilkitabınıerit

    üç gün önce okuyup ancak yorumunu yapabildiğim kitap:

    Thomas More- Utopia. (1516)

    kitap üç kahramanın konuşması etrafında dönüyor. bunlar anlatıcı, peter giles ve raphael hytloday. anlatıcının tanıdığı ve çok sevdiği peter giles, bir gün yanında yabancı biriyle çıkagelir. anlatıcı ile bu beyin muhakkak tanışmasını ister. karşıdan gemici gibi görünen bey seyyahtır. böyle olunca ilgi birden artar. hytloday’in anlatacakları merak edilir. ama burada önemli olan çeşitli yaratıklar, canavarlar değildir. bunları herkes anlatabiilr. önemli olan dünyada iyi, mutlu bir düzeni kuran bir devlet olup olmamasıdır.

    iki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde zamanın düzeni açıkça eleştirilirken -kitap aslında genel olarak ingiliz düzeninden bahsetse de diğer ülkelerden verilmiş olan örneklerde görülür ki toptan bir eleştiridir- ikinci bölümde raphael tüm bu sorunları aşmış olan, mükemmel düzendeki utopia ülkesinden söz eder. ölüm cezası, köleliğin gerektiği koşullar, dini özgürlük, dünya denilen gezegende bazı taşlara göre az bulunduğu için neredeyse tapınılan, yerlere göklere sığamayıp boyunlara, bileklere geçirilen değerli(!) taşlar, çalışma saatleri, iş bölümü gibi birçok konu üzerinde durulur. ütopya kavramını bize kazandıran kitap, aynı zamanda ilk sosyalist kitap olma özelliğini de taşıyor. anlatılan düzen, bilimsel sosyalizmle tamamen eşitlik göstermese de sosyalist bir düzen önerisi olduğu açık.

    aslında kitapla ilgili konuşacak pek çok şey var, fakat ben kitabı iş bankası kültür yayınları’ndan okudum ve kitabın içinde aynı zamanda mina urgan’ın bir incelemesi de yer alıyordu. o nedenle burada fazla incelemeye girmeyeceğim. benim altını çizip muhakkak bir şeyler söylemem gerek, dediğim kısımlara zaten incelemede dikkat çekilmiş. şimdi bahsetmek istediğim şeyler biraz daha hem kitapta hem de incelemede katılmadığım düşünceler olacak.

    ilk olarak, mina urgan incelemesinde more’un kadın-erkek eşitliğine verdiği önemi ballandıra ballandıra anlatıyor. dönemine göre çok daha ilerde bir anlayışa sahip de olsa bana göre more kendini kadına eşitliği bağışlayan bir bağışçı olarak görmekten kurtulamamış. yani esas olan kadın-erkek eşitliği değil de, erkeğin kadına kendiyle aynı hakları bahşetmesi gibi duruyor. bunu da bir bayram sabahı tasvirinden anlıyoruz. more’a göre bayram sabahları insanlar kiliseye gitmeden önce günahlarını açıklamak, oraya temiz gitmek isterler. bunun sonucunda çocuklar ebeveynlerinin, kadınlar kocalarının ayaklarına kapanıp günah çıkarır. burada iki önemli sorun var: bir, kadınların kocalarının ayaklarına kapanması kocaların üstünlüğünü belirtmiyor mu? iki, kocaların hiç günahı yok mu? eğer varsa onlar niye kadınlarının ayaklarına kapanıp bunu açıklamıyorlar. kocaların kimsenin ayağına kapanmaması ya günahtan arındırılmış olduklarını ya da günahı aile dışında başka bir mecliste açıkladıklarını gösteriyor. ki her ikisi de kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği gözler önüne seriyor. ilk olasılıkta günah işlemeyecek kadar mükemmel varlıklar olarak görülen erkekler ikinci varsayımda da ailenin en üst mevkii olarak hesabını daha üst bir otoriteye veriyor. bu da aslında onları ailenin değil, üst makamın bir üyesi; ailenin ise koruyucusu(?) yapıyor. bu kafa yapısında ise eşitlik değil, en iyi ihtimalle eşit yasal haklar söz konusu olabilir.

    ikinci olarak bahsetmek istediğim konu ise kölelik ve askerlik. utopialılar köleliğe neredeyse karşılar. ama neredeyse. savaşa kesinlikle karşı olan bu toplum karşısındaki düşmanı da kırmak istemediği, ona da insan olarak baktığı için savaş sırasında ellerinde silahlarla yakaladığı askerleri öldürmek yerine onları esir alıyor, köleleştiriyor. yahut büyük suçlar işleyen özgür insanlar ceza olarak köleliğe çarptırılıyor. ne olursa olsun insanın insan üstünde bu denli hakimiyet kurması, kişinin özgürlüğünün yanında özgür olduğu düşüncesinin bile elinden alınması bana hiç insani gelmiyor. ölüm cezasına karşı olan bir toplumda, bedenler yerine ruhlar öldürüyor. bu kölelerden bahsettikten sonra geçen askerlik mevzusu da başlı başına bir mesele. pek değerli ve düşünceli utopialılar kendi halkını da karşı tarafın askerlerini de katletmek istemediği için öncelikli olarak karşı taraftaki önemli kişilerin başlarına bir ödül koyup savaştığı ülkenin sokaklarına bu haberi yayıyor. işe yaramazsa iç savaş çıkarmaya bakıyor. o da işe yaramazsa bu defa paralı asker tutuyor. karşı taraf bu askerlere daha büyük bir para öder de askerler oraya geçerlerse, yahut işin içinden çıkamazlarsa, son çare olarak kendileri meseleye el atıyor. burada utopialıların insana verdiği değer öyle bir savunulmuş ki sanırsın kimse ölmedi. ama önemli olan -ne kadar her iki tarafın da düşünüldüğü söylense de- ne yazık ki sadece utopia halkı. bunu açık açık yazsa more’a, “bak aslında eşitlikçiyiz, insan canı falan demiş ama tam olarak öyle de değil gibi” dese mina urgan’a tek sözüm olmazdı. sonuçta savaş hali. elbette kendi ülkendeki insanları düşüneceksin. ama herkesi düşünüyoruz deyip kendi halkının kurtulması için karşı tarafı iç savaşa sürüklemek hiç de insan canına önem veren bir hareket değil.olacak olan ölecek masum ve sivil halka olacak. iç savaşlar zaten bunun en belirgin örneği değil mi? yahut sırf senin vatanını korudukları için para alıyorlar diye, öldükleri zaman zaten senden aldıkları paraları da sana kalan bir zümreyi öne sürüp kalkan olarak kullanmak, ne kadar insanca? tersi sayfalarca savunulup olumlu eleştirilere konu olsa da ben işin özünün farklı olduğunu düşünüyorum. herkes kendini aklamak ister, hele savaş gibi bir konuda. savaş üstüne kısmında yazılanlar da kulağa utopia’nın aklanma çabası gibi geliyor.

    üçüncü önemli mesele ise inanç özgürlüğü. utopialılar herkesin istediği tanrı’ya inanmasına izin veriyor. onlara göre ağır suç olan birbirlerinin dinini kötülemek. dini merkezleri de tüm dinlere açık. her gelen ibadetini yapabilsin diye bir dine özgü sembol, resim, heykel vb. şeylerden arındırılmış. onlar tüm dinlerin bir tanrı etrafında birleşmeye yaradığını düşünüyor. inanış şekillerimiz, ibadetlerimiz farklı olsa da bunlar aynı denize akan farklı kollar, diyor ve hepsine sevgiyle yaklaşıyorlar. buraya kadar her şey ne kadar mükemmel. keşke böyle kalsa, değil mi? ama kalmıyor: inançsız olmak yasak. halbuki bu da bir inanç. yaratıcı olmadığına inanç, bilime inanç, (günümüz için) evrime inanç. bunlar da kesin kanıtları olmayan ama kabul ettiğimiz şeyler değil mi tanrı gibi? tanrı’nın varlığına yüzde yüz geçerli kanıtlar gösterilebilir mi? her inanç özgür ama birleştirici bir tanrı fikrine inanıyorsan, demek biraz şeye benziyor bana kalırsa, bir dinin içinde tüm tarikat, mezhep vb. farklılaşmış kollar meşru görülürken o dinin dışında bir görüşün cezalandırılmasına. üstelik bu düşünceyi yaymak ölüm cezasından şiddetle kaçınan utopia’da ölüme götürebilecek suçlardan biri olarak görülüyor. böyle olunca buraya kadarki güzelliklerin hepsi domino taşları misali yıkılıp gidiyor gözlerimin önünde.

    dönemi için müthiş bir inceleme ve öneri kitabı olsa, öneriler genel olarak dönemin üzerinde bir anlayış taşısa bile okurken engel olamadığım düşüncelerim bunlar oldu. mina urgan gibi müthiş bir pozitiflikle yaklaşamadım maalesef. fakat yine de incelemeyi okumak benim için çok çok faydalı oldu. sosyolojik yönünü kendim çıkarımsayabildiysem de more hakkında pek çok bilgi edindim. özellikle yaşamı ve kişiliği hakkında öyle güzel şeyler var ki. mesela bunca olumsuz yorumdan sonra hala more’u sevebiliyorum. gerçekten güzel bir insan tanımak için bile okuyabilirsiniz. onun dışında bu zamandan çok önce yazılmış olan platon’un devlet’i ile karşılaştırılan bir bölüm ve ütopyanın bir tür olup günümüze kadarki gelişimini anlatan, önemli ütopya ve distopya kitaplarına yer verilen bir bölüm de var kitapta. biri tavsiye istese kesinlikle bir türe ismini vermiş olan bu kitabı incelemesiyle okumasını tavsiye ederdim

    ------

    “(savaş üzerine) bense bu sanattan ne anlarım ne de anlamak isterim.”

    belki çok normal bir cümle gibi görünüyor fakat benim kendimi bulduğum ve farklı bir tonla defalarca okuduğum cümlelerden biriydi. ne de anlamak isterim. her şeyi merak eden, öğrenmek isteyen bir insan için bunu söylemek, vurucu bir şey söylemek oluyor. “ne anlarım, ne de anlamak isterim.” müthiş.



    “insan çok kez öne sürdüğü düşünceden vazgeçmeyi kendine yediremez. yanıldığını açığa vuramaz. kendi ününü kurtarmak için halkın yararını feda eder.”

    “halkın yararını” kısmını “herhangi bir şeyi” olarak değiştirirsek herkesin düşünmesi, sonra da aklında tutması gereken satırlar. eğer “ben düşüncelerimin esiri değil, sahibiyim” gibi bir mottom olmasa sanırım buradan türerdi.



    “en soylu, en insanca erdem başkalarının acılarını dindirmekte, onlara umut ve yaşama sevinci vermekte, bir başka deyimle, dünyanın tadına varmalarını sağlamaktadır.
    peki ama başkalarına ettiğimiz iyiliği kendimize niçin etmeyelim? tabiata aykırı gitmek değil mi bu? çünkü iki yoldan birini tutmak gerek: hoş yaşamak, dünyanın tadını çıkarmak ya iyi bir şeydir ya kötü bir şey. kötü bir şeyse başkalarına onu sağlamak şöyle dursun, kimde varsa elinden almak, herkesi ondan korumak gerekir. iyi bir şeyse onu hem kendimiz için hem de başkaları için isteyebiliriz, istemeliyiz de. niçin başkalarına acıdığımız kadar kendimize de acımayalım? kardeşlerimize iyilik etme eğilimini içimize sokan tabiat niçin kendimize karşı insafsız, zalim olmamızı istesin?”


    (mina urgan incelemesinden, john ball’un dizeleri)
    “adem toprağı belleyip havva yün eğirirken
    bey kimdi, efendi kim?”