Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş, yanaklarımızın allığını, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, feracelerimizi parçalamış, pabuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmıştı. Eşyamızı, giysilerimizi değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmişti; her şey yalan, her şey sahte, her şey taklit oldu. Ananelerimiz öldü. Saadet uzak bir hayale, yetişilmez bir hülyaya dönüştü. Âdetlerimizle beraber sevinçlerimiz de söndü. Şimdi şaşkın ve muzdarip bir nesil... Her şeyden nefret eden, her şeyi fena gören, her şeyi karanlık gören, berbat, hasta, tedavisi imkân haricinde bir nesil, ah, şimdiki hasta ve veremli çevre...
Evet bilim gerçekten muazzam bir güçtü ama hayalleri kısıtlıyordu. İşte o yüzden bilim kurgu vardı. Hayallerin kısıtlanmaması ve özgürce yayılabilmesi için.
Yaşam denen şeyin tam olarak ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamasa da artık biliyordu. Bir şeyin gerçek anlamını ve değerini algılamak için en etkili yol onu kaybetmekti.
Ne zaman saate baksam aynı rakamları gösteriyordu. Demek ki zamanı durdurmanın yegâne yolu doğrudan gözlerine bakmakmış. Muhtemelen utandığı icin hareket etmeyi unutuyordu.