Kıyam edersen kazanırsın Tıpkı uyurken rüya görenler gibi her şeyi oluruna bıraktım. Victor Hugo İnsan uyurken rüya görmeyi sever bazen öyle acılar yaşarki o acıların uyuyarak geçeceğini düşünür oysaki insanı uyumak kendine getirmez uyumak insanı sadece uyuşturur insanı kendisine getiren .. ezan sesi ile bir ok gibi doğrulmak kıyama durmaktır evet edilen tefekkür zihni kendine getirir uyuşmaktan kurtarır gece bir dinlenme gündüz ise koşma yorulma saatidir gündüz yorulana gece bereketini getirir Anadoluda egede öyle güzel tabiat alanları efsaneler varki bunlardan biriside insanların balıkçılık yaparak nefsini arındırdıkları biga yarım adasındaki uluköy göletidir bu bölge el değmemiş bir miras gibidir umarım bu çanakkalenin saklı güzelliği kirlenmeden yaşamaya devam eder de kahvedeki köylülerle birlikte bizlerde göletin sesini dinleyip bir muhabbet çayı içmeye devam ederiz tarihi ve doğası ile tüm zenginlikleri onu incitmeyenlere sunan uluköy çanakkale ezineye bağlı içli ve gözü yaşlı dedelerin anlattığı şehitlik hikâyeleri ve kaz dağlarının o tertemiz havası ile bizi bir Anadolu misafirperverliği ile ağırlıyor ve bizi özümüze döndürüyor evet Victor hugo Tıpkı uyurken rüya görenler gibi her şeyi oluruna bıraktım desede bu vatan oturularak kazanılmadı uyursan ölürsün mücadele ve kıyama kalkarsan kazanırsın
Duygu ve Düşünce
sen gözlerimin ülkesinden tıpkı bir yabancı gibi geçiyorsun; ey gözlerimin nuru senin kalbinde hiç vatan muhabbeti yok mu?
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
MÜSLÜMANIN "ATEİSTİ" OLUR AMA "AGNOSTİĞİ"...
İslâm'ın mürtedler hakkındaki sertliği bazılarına ziyâde geliyor. Ve üzerine ziyâde tartışmalar yaşanıyor. Bence bu tartışmalarda ıskalanan şeylerden birisi, Bediüzzaman Hazretlerinin de işaret ettiği, "kabul-i adem" ile "adem-i kabul" farkıdır. Kendisi bir yerde bunu şöyle beyan ediyor: "Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabul bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise, o adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur." Yâni, adem-i kabul, "kabul yokluğu"dur ki ilgisizlik ile de olur. Fakat, kabul-i adem, "yokluğun kabulü" ilgisizlikle mümkün olmaz. Yokluğu kabullenen ilgilendiği şeyde "yokluk" hükmüne varmış demektir. Bu da karşı iddia sayılır. Karşı iddia karşı bir dâvadır. Karşı dâva da anarşidir. Bu yüzden Müslüman gibi Müslümandan agnostik çıkmaz-çıkamaz. Zîra, Müslümanlığı, o meselelerin zaten dünyasında varolmasını sağlamıştır. Mü'minler içinden "Ben agnostiğim!" diyenler, ya evvellerinde Müslüman değildirler; yâni isimleri/nesilleri Müslüman olsa da aslında dinî bir bilgiye hiç sahip olmamışlardır; veyahut da ateist olduklarını söylemek güç geldiği için agnostiklik tabiriyle onu yumuşatmaya gayret ediyorlardır. Evet, yine mürşidimin dediği gibi, "Onun aklı hareket etmeye mecburdur." Yâni, münkir, iddialarının zeminini içinde/dışında kurmak mecburiyetindedir. Eğer itikadının tartışmasına girmek istemiyorsa, yâni ateizmi iddia olarak ispatlamak güçlüğü nefsini zorluyorsa, "Ben agnostiğim!" der. Böylece ne deve ne kuş bir yaşamın mümkün olduğunu sanır. __Ancak İslâm müntesipleri konusunda uyanıktır. Bir Hristiyan'ın/Yahudi'nin ateist olmasıyla bir
Tefekkürât
SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI-KDY
ÖLÜM BİR “MİHRİBAN” SELİM GÜRBÜZER Sarı saçlarını deli gönlüme Bağlamışım çözülmüyor Mihriban Mihriban Ayrılıktan zor belleme ölümü Görmeyince sezilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Yar değince kalem elden düşüyor Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor Lambada titreyen alev üşüyor Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban Tabiplerde ilaç yoktur yarama Aşk değince ötesini arama Her nesnenin bir bitimi var ama Aşka hudut çizilmiyor Mihriban Sevdiğim Mihriban Evet, aşka hudut çizilmiyor. Nasıl çizilsin, öyle bir aşktır ki bu; -Mecnun 'Leyla Leyla' diye çöle düştüğünde ilahi aşkta bulur kendini. -Necip Fazıl aynaya ‘Hani ya kendim” diye sorduğunda tıpkı bir askerin komutanı karşısında oku sadakta elde kemendiyle emrine amade esas duruşta beklediği gibi ‘Benim Efendim’ dediği Abdülhakim Arvasi’ye bend etmiş halde bulur kendini. -Muhsin Yazıcıoğlu kuyu gölgesi üşüdüğü Yusufiye’den “Sonsuzluğa ulaşmak istiyorum” diye ötelere kanatlandığında kar beyaz toprağın bağrına düşüp sonsuzluk kervanında bulur kendini. -Abdurrahim Karakoç ise lambanın titreyen alevinde üşürcesine “Sevgi yetmiyor” diyerek kendini aşkın gözyaşı mihrabında bulur. Belli ki bu üşüme bildiğimiz cinsten üşümek değil. Bu üşüme halini iki güzel insanın hal ve ahvalinden ancak çözebiliyoruz. İşte o iki güzel adam Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdurrahim Karakoç’tan başkası değil elbet. Üşüme hadisesinin en yoğun yaşandığı Kahramanmaraş adına yakışır bir şekilde, nasıl ki 80 yıl öncesinde Karakoç’u Mihriban’ca kendi toprak basar kucağında sarıp sarmalamışsa, Muhsin Yazıcıoğlu’nu da tarihler 2009 Martını gösterdiğinde bu kez o en soğuk kış ayazında Keş dağlarında kar beyazca sarıp sarmalayacaktır. Öyle anlaşılıyor ki; Karakoç’a Kahramanmaraş
"Can bula canını, bayram o bayram ola" diyor ya şair... Peki ya canını bulamayanların canı yok hükmünde midir? Iğdır'dan yola çıktım, memleketim Van'a uğramak için. Zorla yapılan yolculuk, yolculuk mudur bilemedim. Nedense hiçbir şey hatırlamıyorum; oturduğum koltuğu, ön camdan akıp giden yolu, ara ara durdurup çevirme yapan asker abileri... Bir tek ablamın o muazzam cümlesi kaldı aklımda: "İnsan dertliyken yolculuk çok güzel olur." İki bayramdır yüreğim iki büklüm. Dalı eğik, boynu bükük, gönlü hüzne gark olmuş bir insan gibiyim. Allah bizi bir imtihanla rızıklandırdı. Ailemin büyüğü, koca çınarımız aramızda değildi. Ellerini tutabildim, öpebildim ama yine de aramızda değildi; mahkûmdu. Belki biz de içimizde mahkûmdurduk. İçimde bayram heyecanı yoktu. Ama çocuklar mutluydu; tıpkı bizim çocukluğumuzdaki gibi. Bayramlık elbiselerimizi ve ayakkabılarımızı yastığımızın altına koyar, sabahı beklerdik. O heyecan öyle büyüktü ki gece hiç bitmeyecek, gün hiç ağarmayacak sanırdık. Sonra büyüdüm. Kabristana hayr bisküvileri toplamaya değil, ölülerimize rahmet okumaya gitmeye başladım. Yakın zamanda kaybettiğim amcamın mezarını ziyaret ettim. Gözüm toprağa ilişince içimden bir "vah" koptu. Meğer övündüğümüz dünya bu kadarmış... Sonra başımı göğe kaldırdım. Kabristanın bütün dirileri seyrettiğini fark ettim. Biz onları unutsak da onlar o manzaradan bizi unutmazlar diye düşündüm. İçimden bir tebessüm geçti. "İşte asıl vatan..." dedi içimde bir ses. Duygulandım. Müminler diyarını selamladım. "Allah dilediğinde uğrayacağım asıl vatanıma selametle..." Aslında söylemek istediğim şu: Büyüklerinizin kıymetini bilin. Bu bayram annemin eli öpülmedi; bayram sabahı babam için gözyaşı döktü. Ben de çok mutluymuşum gibi davranmaya çalıştım, acıyı gırgıra vurdum ama acı, yine acıydı işte... Ne
Türkiye ve İran, Orta Doğu’nun cetvelle çizilmiş yapay sömürge devletlerinden (Irak, Suriye veya Ürdün gibi) ayrılan çok temel bir ortak özelliğe sahip: Yüzyıllara, hatta bin yıllara dayanan kurumsal bir devlet geleneği ve imparatorluk hafızası. İçeride ne kadar kanlı bıçaklı olurlarsa olsunlar, kapıya dışarıdan fiziki bir tehdit dayandığında o kadim "beka refleksi" bir anda devreye giriyor ve toplum saniyeler içinde "devletin etrafında kenetlenme" moduna geçiyor. Ancak İttihat ve Terakkî örneğine bakınca; bu refleks, yapısal bir çürümeyi ve lojistik iflası engellemeye yetmez; sadece kaçınılmaz sonu daha trajik ve destansı kılar. Türkiye’deki İttihatçı/devletçi damar ile İran’daki Nizam (Devlet) kültürü birbirine ayna tutar. Bugün Tahran sokaklarında Molla rejimine karşı her gün canı pahasına direnen, seküler ve özgürlükçü bir gençlik var. Ancak yarın İsrail ya da ABD, İran topraklarına topyekûn bir işgale veya nükleer saldırıya girişse, o rejime düşman olan kitlelerin çok büyük bir kısmı bir gecede "vatan savunması" için cepheye koşar. Çünkü tehdit rejimle değil, Pers toprağının varlığıyla ilgilidir. Türkiye'de ki korkunç kutuplaşmaya, ekonomik yıkıma ve adalet krizine rağmen; sınır ötesinde "büyük bir milli güvenlik" anlatısı kurulduğu an (Suriye operasyonlarında olduğu gibi) muhalefetin bile nasıl iktidarın arkasında hizalandığını defalarca gördük. Devlet, toplumun bu genetik kodunu çok iyi biliyor ve bunu bir iç meşruiyet kaldıracı olarak kullanıyor. İttihatçılar da I. Dünya Savaşı'na girerken tam olarak bu reflekse güvendiler. Seferberlik ilan edildiğinde o güne kadar birbirini yiyen unsurlar (kısmen de olsa) cepheye koştu. Çanakkale'de, Kût'ül-Amâre'de devasa destanlar yazıldı. Peki, İttihatçıları bu "tek yumruk olma" hali neden kurtaramadı? Cephedeki askerin
1000Kitap