Öncelikle en baştan şunu belirtmek isterim: Bu metin, doğası gereği her zaman tartışma yaratabilecek ve yanlış okunduğunda ırkçı bir zemine çekilebilecek bir protokoldir. Ancak burada yapılması gereken temel ayrım şudur: Siyonist düşünce ile Yahudiliği; yani bir ideoloji ile bir halkı ve inancı birbirinden ayırmak zorundayız. Bunu ayıramadığımız anda metni anlamaya değil, hedef göstermeye başlarız.
Ne yazık ki biz, kendi ülkemizde bile terör örgütleriyle halkı ayıramayan bir toplumuz. Bugün Filistin’de yaşananlara da bu protokol üzerinden bakarken, meseleyi Yahudi düşmanlığına indirgemeden okumak gerekir. Bu ayrımı koymayı gerekli görüyorum.
Bu okuyacağınız protokoller, metnin iddiasına göre Siyon’un 33. dereceden temsilcileri tarafından imzalanmıştır. Siyonizmi ya da kendi içindeki katmanlarını bilmeyenler için şunu belirtmek gerekir: Bu ifade, sistemin en üst seviyesini işaret eder. Okuyacağınız metin toplamda yirmi dört protokolden oluşmaktadır.
Protokoller ilk kez 1902–1903 yıllarında bir gazetede tefrika edilir. Daha sonra Papaz Sergei Nilus tarafından kitap haline getirilir. Kitabın başındaki takdim bölümünde Nilus, bu protokollerin nasıl ele geçirildiğini kendi anlatımıyla aktarır.
Kitap yayımlandıktan sonra, bu metni derleyen kişinin tutuklandığı, sürgüne gönderildiği ve ardından ölür ya da öldürülür. Ayrıca yalnızca Rusya’da bile, özellikle komünistlerin iktidarda olduğu dönemde bu kitaba sahip olmak suç sayılmıştır. Bununla da sınırlı kalmaz; birçok ülkede kanunlar aracılığıyla yasaklanır.
Daha sonra Rusya’dan kaçan göçmenlerin Amerika ve Almanya’ya yerleşmesiyle bu metin oralarda da meşhur olur. Özellikle İngilizce basımları milyonlarca satmıştır.
Peki ya bizim ülkemizde?
Bu protokollerin var olma sebebi, aslında defalarca duyduğumuz "Tek Dünya Devleti"
"Bir zamanlar çocuktuk. Büyüklerimizden tonlarca şey öğrendik. Onlar da kendi büyüklerinden. Asırlarca bu böyle devam etti en sonunda bir sürü gelenek ve inanç sahibi olduk. Zamanı geri sardığımızda gelenek ve inançların kaynağının kahinler, şifacılar, peygamberler ve din adamları olduğunu görebiliyoruz. Bunların arasında en akıllı olanlar işin içine metafiziği soktu. Metafizik, inanç sistemlerinde devrim etkisi yarattı. Başta "Cennet, Cehennem" olmak üzere bazı metafiziksel kavramlar insanlığın lügatına girdiği günden beri insanlığın iki yakası bir daha bir araya gelmedi. Çünkü o günden sonra bu dünya yerine hiç bilinmeyen ama kalpten inanılan diğer dünyaya yatırım yapma kültü gelişti. Yatırımcılar arasında iki tarafa da yatırım yapanlar yok değildi.Toplumdan dışlanma ve ölüm korkusu ile birlikte zaman içinde milyarlarca insan sorgulamadıkları inançların en fanatik savunucuları oldular, bu üstün gücün sahibi hiç kuşkusuz metafizikti. Metafizik öyle bir güçtü ki; cennetten arazi satılabiliyordu hatta denizler yarılıp, ölüler diriltilebiliyordu ve bu kudretli güce kimse itiraz edemiyordu. Metafiziğe karşı yapılan itirazlar genellikle dinsizlikle suçlandı, cezası da ölüm oldu böylelikle inançlara koruma zırhı sağlanmış oldu...
__Kimilerimiz 5, 4'ten büyük dense bunu bile sorgularken, kimilerimiz ise 4, 5'ten büyük dense sorgulamadan inandı. İnançlar da tıpkı böyledir. Sorgulama yapılacağı zaman bir çok inanç tarihe kavuşabileceği için inanç sistemi kuranlar ve onların ardılları daha en başından sorgulanamaz bir iklim yarattılar. İnançların fanatik savunucuları, inanç sistemi kurucularının adlarını Tanrıdan daha çok zikretmeye başladılar. Hristiyanlar biraz ileri gittiler, peygamberlerini Tanrı konumuna yükselttiler. Ancak kesin olan bir gerçek var ki,