Bu kitabı bitirmemek için çok uğraştım. Bitince benim başıboş kalacağımı hissettirdi baş sayfalarından beri sanki Turgut Özben bendim ve ben yaşıyordum o hummalı düşünceleri özetle okudukça başımı ağrıtıyordu bu kitap, bana tutunup tutunmadığımı sorgulattı hayata. Tutunuyorsam da neden tutunuyorum. Riskli hedeflerim var tamamen şans gerçek olmaları, neden tutunmak zorunda olayım? ya elim kayar da tutunamazsam bir daha daha da o şans bana verilmezse ne yapabilirim ki Tanrım beni neden yalnız bıraktın diyemem İsa gibi. Köşemde gocunur otururum en kötü, yaşama tutunamamışım ölüme mi tutunacağım? Daha koskoca Selim Işık tutunamamış biz mi tutunacağız
Merhabalar ben bir incelemeden ziyade kitapla ilgili bir hikayemi bırakacağım. Bu kitap ile Sinop merkezde sahil kenarında dolaşırken kültür merkezindeki hareketliliğin dikkatimi çekmesi üzerine karşılaştım. Kültür merkezinin içinde Sabahattin Ali çizimleri, sinop manzaralarının tabloları, şiirler ve sanatla ilgili pek çok şey vardı. Kenarda ise Sinoplu yazarların yer aldığı bir köşe vardı, yazarlar; kitaplarını satıp imzaliyordu ve oraya doğru yöneldim. Onca kitap arasından bahsini geçtiğimiz kitap dikkatimi çekti. Oradaki arkadaşlar yazarın burada olmadığını söylediler. Yine de almak istediğimi söyledim. Satın aldım. İstanbula otobüsle dönerken bu güzel kitap bana eşlik etti, okudukça heyecanlanıyor; gitgide kitabın daha güzelleştiğini tırnaklarıma kadar hissediyordum.
Istanbul'a dönüşümden bir hafta sonra Istanbul'da "sinop günleri" adı altında memleketim Sinop'u tanıtan festival formatında bir etkinlik olduğunu öğrendim. Giderken çantamda bu güzel kitap da yer ediniyordu özellikle ve yazarla görüşme şansı bana hiç verilmeseydi aramayacağımı biliyordum ancak böyle bir şans insanoğluna sunuldu bir kere. Tutturdum işte! Alacağım o imzayı sayın İlyas Tunçtan. Gittim gezdim etkinlik merkezini ve yine Sinop'ta gördüğüm yazarlar... Ve yine sayın İlyas Tunç'un kitabı var ancak kendisi yoktu. Ben de o an doğaçlama bir sayfa dolusu not yazarak oradaki yazarlara ulaştırmalarını rica ettım. umarım ulaşmıştır kendisine. Başarılı bir yazarmış. Bu iletiyi okuyorsa da selamlarımı göndermek isterim ahahhah.
Bir kitap düşünün ki kapağını açtığınızda kelimeler size nefretle bağırmaya, çığlıklar atmaya başlasın. Ancak hiçbir şekilde dilini bozmadan. İşte düşündüğünüz kitap Deccal'dir.
DeccalFriedrich Nietzsche · Alter Yayınları · 20105,1bin okunma
Bu kitabı bana kitap kurdu bir arkadaşım tam anlamıyla "şiddetle" önermişti ve bu ardı gelmeyen öneriler üzerine zâti tanışmak istediğim Oğuz Atay'la ilk bu kitapla buluşmakta bir sakınca göremedim. Okudum. Ve halen de göremiyorum, yerinde bir karardı. Çünküsünü okuyanlara vereceğim. Ancak önce okumadan önce iletimi okuyanlara karşı konuşmak isterim. Ana karakterimiz Hikmet çok düşünen, hatta bazen öyle çok düşünen ki hayal ettikleri şeylerin ona düşman olduğu bir insan. Kitabı okurken yoğun bir anksiyete sezebilirsiniz. Ancak kesinlikle okumaya değerdir. Kitaptan ufak bir alıntı yapıp "çünkü'me" döneceğim.
Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.
Çünkü aslında hepimiz Hikmet'iz bu kitapta sayın Hikmetler. Tüm okurlar olarak Hikmet'in bir parçasıyız aslında, Bilge'nin bacaklarına Hikmetle beraber baktık hepimiz; hepimiz aynı anda "saçmalama hikmet!" dedik ve bu topluluğun içinde sayın Oğuz Atay da vardı benim için. Hatta o tüm Hikmetlerin en kıdemlisiydi! Ona en çok o yabancıydı. Ve Hikmet de bir tutunamayandı.