Romalılar'ın bu mağlubiyyeti haberi, Mekke'ye vasıl olduğu zaman müşrikler, ferahlamış ve müslümanlara karşı şematet yapmışlardı: «Siz ve Nesârâ ehl-i kitabsınız. Biz ve Faris ümmîyiz. Bizim ihvanımız, sizin ıhvanınızı tepelediler. Biz de, sizi tepeleriz.» demişlerdi. Bunun üzerine bir mu'cize-i Muhammediyye olmak üzere bu âyet nâzil olup buyuruldu ki: Gerçi Rûm mağlûb oldu في أدنى الأرض Arzın en yakınında. Mekke arzının, yâni Arabistan'ın en yakınında. Şam'da yahud Rûm payitahtının pek yakınında, yâni Anadolu'da, İstanbul civarında demek olabilir ki, ikisi de doğrudur. O sırada Rûm İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki, dahilî isyanlarla devlet inhilâle uğramış, ordusu dağılmış, hazinesi boşalmış, İmparator Hirakl İstanbul'u terk ederek Kartaca'ya kaçmağı bile kurmuştu. İranlıların galib kumandanları zaferin verdiği sermestî ile şu sulhu teklif etmişler: İmparator, İranîler tarafından istenecek her şeyi verecektir. Ezcümle bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim edecektir. Rum İmparatorluğu bütün bu zilletâver şeraiti kabul etmiş, bu esaslar üzerinde sulhu imzalayacak murahhaslar göndermişlerdi.
Bu murahhaslar, İranlılar'ın nezdine vardıkları zaman Husrev şu sözleri de söylemiş: «Bu, kâfi değildir. Bizzat İmparator Hirakl karşıma zincirler içinde gelerek Maslûb ilâhına bedel ateş ve güneşe tapmalıdır.» İşte o mağlûbiyyet, böyle bir mağlûbiyyet idi. Böyle bir izmihlâl içinde Romalılar'ın bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galib geleceklerine kat'iyyetle hükmetmek şöyle dursun, ihtimal vermek bile âdeten akılların havsalasına sığacak bir şey değil idi. Fakat böyle bir hengâmda Allah Teâlâ, Resûlü'ne gaibden şu haberi bildiriyordu: وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ Mamafih onlar, bu mağlûbiyyetlerinin arkasından سيغلِبُونَ kat'iyyen galebe