İslâm amme hukukunun esası, tek bir şahsın devlet idaresinde söz sahibi olmasıdır. Bu kimse halîfedir. Devlet idaresinde bu bir kişi karar merciidir. Ancak halîfe intihabından (seçiminden) evvel muhtelif siyasî gruplar teşekkül edip, halîfeliğe namzet gösterebilirler. Bu gruplar şer'î prensiplere aykırı hareket edemezler. Misal olarak iktidara gelirse birisi ziraate, diğeri sanayiye, öteki ise ticarete ehemmiyet vereceğini söyleyebilir; ancak anayasa mesabesindeki şer'î hukuka aykırı esasları müdafaa edemezler. Bunlardan birisi seçildikten sonra, diğeri ancak siyasî muhalefet sınırları içerisinde hükümet icraatlarını tenkid edebilir. Siyasî partiler, bölücü ve yıkıcı faaliyette bulunamaz; ırk ve mezheb ayrımcılığı yapamaz; haksız menfaat sağlayamaz; yalan söyleyemez, iftirâ edemez. İslâmiyet, Müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmalarını emreder; inanç cihetinden fırka ve hiziplere ayrılmalarını yasaklar.
İslâm tarihinde Hazret-i Peygamber'in vefatından sonra seçilecek halîfenin tayininde Ensar (Medineliler) ile Kureyş (Mekkeli muhacirler), ayrı namzedleri bulunan, fakat birbirine hürmetkâr ve medenî birer siyasî parti manzarası arzetmektedir. Hazret-i Ali ile Muaviye arasındaki ihtilafta da Hâşimîlerle Emeviler böyledir. Her iki taraf icabında muharebe etmiş; fakat birbirlerinin fikirlerine hürmetkâr davranmıştır. Ancak bundan sonra teşekkül eden Hâricî, Bâtınî gibi siyasî firkalar, milis kuvvetine sahip, fikirlerini silah zoruyla, hatta terör estirerek icra etmeye çalışan gruplar halini almıştır. Bu sebeple ulema umumi menfaati muhafaza maksadıyla, siyasi teşekküllere sıcak bakmamıştır. İktidarı paylaşma ve yönlendirme çabası içindeki siyasi partiler, XIX. asır ortalarında Kuleli Vak'ası komitesi, Yeni Osmanlılar, İttihad ve Terakki Cemiyeti gibi rejim