Bir rüyanın sadece beynin uyku esnasındaki rastgele nörolojik bir aktivitesi olduğunu düşünmek, kendimizi güvende hissetmek için uydurduğumuz zayıf bir yalandır. Novalis’in Heinrich von Ofterdingen’i, o yalanın tam ortasında patlayan, zamanı ve mekanı kendi üzerine katlayan felsefi bir bombadır. Peşine düşülen "Mavi Çiçek", doğada yetişen biyolojik bir bitki veya edebi bir metafor değildir; o, zihne ekilmiş ve kök saldıkça kurbanının gerçeklik algısını tümüyle çökerten bir fikirdir. Tıpkı zihnin en karanlık odasına yerleştirilmiş yıkıcı bir "başlangıç" (inception) anı gibi.
Heinrich’in yolculuğunu düz bir zaman çizelgesinde, naif bir aydınlanmaya giden klasik bir büyüme hikayesi (Bildungsroman) olarak okumak, koca bir mimarinin sadece vitrinine bakmak anlamına gelir. Oysa Novalis, kusursuz bir zihin labirenti inşa etmiştir. Heinrich’in yolda karşılaştığı her figür —tüccarlar, yeraltının karanlık sırlarına hakim madenci, kılıcın ve doğunun bilgeliği arasında sıkışan şövalye ve şair Klingsohr— aslında onun parçalanmış psikolojisinin farklı katmanlarında yankılanan birer projeksiyondur. Madenci ona yeryüzünün damarlarını gösterirken, aslında bilinçaltının derinliklerine inmenin kurallarını ve entropiyi öğretir. Karşısına çıkan her yeni karakter, bir sonraki rüya katmanını ayakta tutan bir sütundur.
Novalis bu metni "ruhun akustiği" olarak tanımlar. Ses dalgalarının karanlık ve dipsiz bir kanyonda yankılanıp asıl kaynağını unutturması gibi, bu kitapta da rüya ve uyanıklık arasındaki sınır tamamen silinmelidir. Heinrich’in rüyasında gördüğü o Mavi Çiçek ve yaprakların arasından beliren yüz, gelecekte karşılaşacağı büyük aşkı Mathilde’dir. Ancak burada şu ölümcül soruyu sormak zorundayız: Zaman gerçekten geçmişten geleceğe mi akar? Yoksa Heinrich, o rüyayı gördüğü andan