• "Küçük Paris Fena Öksürüyor” kitabını biraz geç fark ettim. Aslında amacım postmodern öyküler okumaktı. Okudum mu peki? Bu kısma daha sonra geleceğim. Öncesinde, kitabı elime aldığım an hissettiklerimi yazmak istiyorum. Zira bir kitabın kapağı ve baskı kalitesi de önemli benim için. “Küçük Paris Fena Öksürüyor” kapağındaki görselle dikkatimi çeken bir kitap oldu. Kapaktaki görseller -bunu kitabı okuduktan sonra anladım elbette- öykülere ilintili. Zaten öyle olması gerekmiyor mu, diyebilirsiniz ama ne kapaklar gördü bu gözler, ah bilseniz.
    İşin maddi kısmını geçtik sanırım. İçeriğe girebiliriz artık. Maddeci değiliz arkadaş, önemli olan özü. Çığırtkanlığı bırak, işine bak. Peki. Kitapta üç öykü var. Bunlardan önce bir giriş yer alıyor. Bu kısmı yazarın açıklaması olarak değil de, bir ‘kurmaca anlatıcı’ yaratma çabası olarak gördüm. Bu kurmaca anlatıcı, okuru metne hazırlıyor. Metin diyorum çünkü kitabı bitirdiğinizde öykü mü yoksa novella mı okuduğunuzu anlayamıyorsunuz. Açıkçası çok da önemli değil bu. Öykü, novella, roman ayrımları çoğu zaman anlamsız oluyor. Yeter ki okuru içine çeksin, bitene kadar da salmasın. İlla bir isim vermem gerekirse, öykü kitabı diyeceğim. Ve kitabı da bu şekilde incelemeye çalışacağım. Bir şeyi daha belirtmek istiyorum. Kitabın son sayfasını okuduktan sonra yazarımız kesin bu kitabın romanını yazacak, diye düşündüm. Nedense…

    Çok uzadı adamım, gir artık konuya diyorsunuz. Duyuyorum. Haklısınız.

    Kitabın ilk öyküsü. İnanın ismini hatırlamıyorum. Aslında ben bu kitaptaki öykülerin hiçbirinin ismini hatırlamıyorum. Sahi bir isimleri var mıydı öykülerin? Ama çok iyi hatırladığım şeyler var. Karakterler ve anlatıcılar. Anlatıcılara sonra geleceğim. Önce karakterler. Sahici bir karakter yaratmak ne kadar zordur değil mi. Demir, bunu başarmış. Okurunun önüne üç tane kanlı canlı karakter koymuş. Üç kadın. Musil’in öykülerindeki gibi. Zaten yazarımız da bunu açıkça belirtmiş. Benim tespitim değil.

    Kitabın başında ‘Şifahi Efendi’ adında birine ait kısa bir yazı var. Yazarın yarattığı bir karakter bu. Şifahen anlattıklarım diyor yazar. Yani duyduklarım bunlar. Daha en baştan okuru hazırlıyor kurmacaya. Elbette yaratılan her öykü bir kurmacadır fakat bunun kurmaca olduğunu açık açık belirtmek, postmodernizmin getirisidir. Ben kurdum bunları, belki de hiçbiri olmadı ama anlattıklarıma inanın diyor. Zaman belli değil öykülerde. Bugün mü, geçmiş mi belli değil. Sadece semtin ruhu var ortada. Yazarın, Küçük Paris’e atfettiği ruh.


    Sık sık bu anlatıcı olayına geleceğim.

    Kuşların içinde olduğu öyküleri çok seviyorum. Kitaptaki kumruları görünce daha bir istekle okudum öyküleri. Fakat bu kitapta kumrular ölüyor. Hayatından bezmiş triportörlere çarpıyor. Ve bu büyük vicdan azabına sebebiyet veriyor. Sonra bataklık. Evlerin arkasında, uzun yıllar önce, uzun uzun yıllar önce peyda olan, o vıcık vıcık bataklık. Aşkına karşılık bulamayanların, çektikleri acıya dayanamayanların içine girip kaybolduğu. Bir daha dönmediği. Anlatıcımız anlatıyor bunları. Elbette bir anlatıcı olacak yazılarda değil mi. Ama buradaki anlatıcı yazarından bağımsız. Onun kontrolü dışında. Zaten kendisi de biliyor bunu ve okura serzenişte bulunuyor. “Mutsuzum, yazarına yol yordam göstermeye çalışan varlığın yalnızlığını bilemezsiniz. Karaktere bile dönüşememenin ciğer parçalayan acısını. Her ne kadar yazılar akıyor olsa da, bence yazar da, ortalıkta görünmüyor.” diyor. Bir ismi de yok. Zaten isimlere karşı. “Ada gerek yok. Bir bakıma, adların önemi yok.” diyor. Öylece ortada, neyi nasıl anlatacağını bilemeden duruyor. Yine de çok azimli. Anlatıyor. Dengbejlik yapıyor. “Çok şükür öte yandan, anlatılacakların ne yazarıyım, ne karakteri. Hadi size kolaylık olsun, bir mermi, bir çağrışım, bakarsanız bir film afişi, duyarsanız ortalıkta gezinen bir melodi, yerseniz tuzlu-ekşi bir mezeyim. Ama yüreğinize oturmayacaksa söyleyeyim, ben acıyım, acının kendisiyim.” diyor. Anlatacaklarım bunlarla bezeli diyor aslında. Ama en çok da acıyla. Ve bunların hepsi duyum. Ya da ben uyduruyorum diyor. Yahu yeter anladık, dengbejlik ediyor anlatıcılar. Bu kadar kolay geçmeyeceğim. Öykülerin ana direği bu bana göre.

    Neyse. Sarı Dede ile tanışıyoruz sonrasında. Bataklığın hikayesini öğreniyoruz. Sarı Dede’nin billurdan diktiği levhalar ve koca gölün ortasına yaptığı akvaryumu görüyoruz. Kimse sesini çıkaramıyor Sarı Dede’nin icraatlerine. Peki Sarı Dede bunu neden yapıyor? Bir insan aşık değilse böyle bir deliliğe kalkışır mı? Akvaryum kırılıp onca su toprağa doluşunca. Bir de toprak bu suyu içip yumuşayınca. Bataklık ortaya çıkıyor. Başlıyor meczupları, aşıkları yutmaya. Kimse de dur demiyor buna. Sarı Dede’ye ses etmedikleri gibi buna da ses etmiyorlar. Karnı guruldayan bataklığın sesini dinleyip duruyorlar.

    Bu öykünün görünen kısmı. Bir de görünmeyen kısmı var. Birlikte bakalım isterseniz. Öykünün geçtiği yer: Samatya. Neden “Küçük Paris” deniliyor buraya? Cıncık gibi yer çünkü. Genelde gayrimüslimlerin yaşadığı bir semt. Sonrasında, hem varlık vergisi, hem mübadele, hem Musevilerin İsrail'e göçüyle (baskıdan) her şey el değiştiriyor. Her şey derken, mal mülk. Semtin çehresi değişiyor bir anda. Eski şaşaalı halini kaybediyor. Bataklık ile anlatılmak istenen şey işte bu değişim. Elbette bu dediğim doğru olmayabilir ama hissettirdiği şey bu en azından. Sarı Dede simge, bataklık metafor. Net bilgi için yazarına danışın lütfen:)

    “Şarkı söyleyebilseydim anlatmazdım!”
    Triportörlü Hikaye’ye giriş yapıyoruz. Ondan önce Aragon’un romanı. Film afişi gibi. Sadberk çıkıyor karşımıza. Üç kadından biri. Yaşantısı hakkında detaylar öğreniyoruz. Bunu, bazen karakterin kendi ağzından bazen de anlatıcıdan öğreniyoruz. Anlatıcı da öyküdeki genç yazarın çizdiklerini açıklıyor. Bu genç aslında bir öykü yazmaya çalışıyor. Ama bir türlü beceremiyor. Sadberk de dalga geçiyor onunla. “Sen mi anlatacaksın bu hikâyeyi! Bi’kere avuçlarını ilham duası için yanlış açıyorsun. Zevzek. Hiçbir halt edemezsin sen! Deftere yazık, kâğıda günah, okuyana işkence. Seni gidi mürekkep hokkası maymunu seni!” Mevlüt. Sinemalar. Bütün kitaba yayılacak sinemaları görüyoruz. Sadberk ile anlatıcının tanışma anına tanık oluyoruz.

    Öyküyü özetlemek değil amacım. Kurmaca metin hakkında biraz bilgi vermek aslında. Öykünün kendini oluşturma sürecini göstermek. Öykü olma sürecini. Yazarın dışarı itildiği, karakterlerin kendilerini var etmeye çalıştığı bir kurgu. Bu sebeplerden dolayı, öykü benim için okuması oldukça zevkli bir öykü oldu. Üç kadından biri, Sadberk’i tanımak hem eğlenceli hem üzücüydü. Demir’in kalemi bu iki zıt duyguyu vermekte çok başarılı açıkçası. Karakterler muzır, yaşantılar acı.

    “İyi filmler seyret, seyret ki onlar fevkalade latif oluyorlar, fevkalade terbiye ediyorlar sendeki manayı.”
    İkinci öyküye geçelim isterseniz. Girişte yine bir afiş. Bu defa, “Rüzgar Gibi Geçti”. Clark Gable ve Vivien Leigh’in o efsane filmi. Sonrasında karakterimiz giriyor. Bir terasta, soğuk işliyor bedenine. “Hareketsiz. Donmuş. Bir fotoğraf olarak ben, delil teşkil eden yüzlerce fotoğrafı aynı anda yokladım.” diyor. Meraklanıyoruz.



    “İYİ FİLMLER, TATLI RÜYALAR”

    Işkırlar Sok. No:15 ya da 17. Güler Apt. Teras. Terasın köşesi. Karakterimiz kendini boşluğa bırakıyor. Beş, dört, üç derken asfalta yapışacak birazdan. Peki neden intihar ediyor?

    Genç bir adam ve Nurperi Hanım ile tanışıyoruz. Hüzünlü bir anıya dalıyoruz. Nurperi Hanım’ın hayat hikayesini izliyoruz. İzliyoruz çünkü görüntüler aktarılıyor. Fotoğraf karesi gibi. Yan yana konulduğu zaman sinema filmi oluşturacak. İlk filmdeki sinema aşığı Sadberk, bu öyküde Nurperi oluyor. İkinci kadınımız. Günlerini filmlerle geçiren, onların içinde kaybolan. Sabahtan akşama kadar film izlemesinin nedenini öğreniyoruz. Subay eşini, ilk cumhuriyet yıllarını, aşk olmayan bir evliliğin götürülerini. Cumhuriyet’in ilk yıllarının eleştirisini hissediyoruz.

    “Kırışıklıkları hiç görmezdim. Yüzü her zaman bir fırtınanın arkasında sakin ve yenilenen. Pırıl pırıl bir alın, gözlerinin üstüne doğmadan sürülmüş iki kaş, kemerli bir burun. Saltanat batırabilecek dudakları her zaman kıpırdadı rüzgârı, söyledikleriyle biçare bırakırdı sevdiklerini, sevmediklerini.

    İstanbul hanımefendisiydi. Konuştuğunda susturur, sustuğunda konuşurdu. Şık giyinirdi, saçlarını her zaman sultan yeşili, laciverdi su, sönmüş mühür bordosundan cumhuriyet türbanları örterdi.”

    İlk öyküdeki kurgu çekiciliği bu öyküde yok. Bu öykünün çekici tarafı farklı. Duygu yoğunluğu. Nurperi’nin hüzünlü hikayesine ortak oldukça, hikayeye olan bağımız daha sıkılaşıyor. “Gözlerini kapatır, iri damlalar halinde sabır ve nezaket taşardı göz kapaklarından. Burnunu çeker, elleriyle mendil bulamamış elleriyle yanaklarını siler, usulca kalkardı.” Bir çırpıda okudum öyküyü. Etkisi ise uzun sürdü.

    Kitabın ismi ile ilgili kısacık bir şeyler yazmak istiyorum. “Küçük Paris” kısmının bir çocuk için söylendiğini düşünmüştüm ilk başta. Yaramaz bir çocuk aradı gözlerim kitabı açınca. Ama gördüğüm şey bir mahalleydi. “Küçük Paris derler buraya, yıkılmakta olan ahşap evlerin tozu ciğerime dolar, öksürürdüm.” Küçük Paris’in neden öksürdüğünü anlamış oldum. Yaşanmışlıkların, eskimişliğin tozundan ötürü öksürüyor. Aynı zamanda öksürmekle, anlatıyı da kastediyor olabilir yazar. Küçük Paris dertlerini anlatıyor, gibi. Her ne manada kullanmış olursa olsun kitabın ismini çok sevdiğimi belirtmek istedim.

    İkinci öykü, bir kadının hüzünlü hayat öyküsüyle örülmüş, baştaki ve sondaki atraksiyonlarla modern anlatı özellikleri barındıran, vurucu bir öykü olmuş. Sinemayla olan bağını ayrıca beğendim. Nurperi’nin sinema hakkında vardığı son kanı ise düşündürücü. Hayatını film gibi yaşamış, sinema tutkunu bir insandan duyulan sözler acı verici.

    “Sinema koca, koskoca bir yalandır, oğulcuğum, hata! Koca bir yalan! Kanma oraya!”

    nlattıklarımın masal olduğuna kim inanır ki?”

    Böyle başlıyor üçüncü öykü. Suzan Dilber’in afişiyle karşı karşıyayız bu defa. Kısa, sarı olduğunu düşündüğüm saçlar, kocaman siyah olduğunu düşündüğüm gözler, bembeyaz dişler ve güzel dudaklar… Tıpkı önceki iki kadın gibi. Fakat öyküye adımınızı atar atmaz, iki sopadan bacak, ufacık gövde ve kamburuyla hilkat garibesi bir kadınla karşılaşıyoruz. Afişteki kadınla bu kadın aynı mı? Evet aynı. Peki neden böyle? Diğer iki kadında olduğu gibi, sebep aynı. Hayat. Veyahut anlatıcı böyle görmek istiyor karakterlerimizi. Evet yine anlatıcı.

    Diğer iki öyküye göre daha karanlık bir atmosferde geçiyor olaylar. Küçük Paris’in - önceki öykülerde bir kısmını görmüş olsak da - çirkef tarafını görüyoruz. Sokak jargonu, kirli sokaklar, acımasız suratlı ağır abiler… Bütün bunlara, Suzan’ın başına gelen olaylar da eklenince, öykü boyunca diken üstünde ilerliyoruz. Geri planda saklanan ve sayfalar ilerledikçe kan donduran olayın şokunu yaşıyoruz.

    Kızacaksınız belki ama yine anlatıcıya gelmek istiyorum. Karakterimizin her şeyini bilen, bir anda ortaya çıkacak kadar kanlı canlı duran bir anlatıcı var bu öyküde. Peki nasıl biliyor Suzan’ın içindekileri?

    Bilmiyor aslında. Kuruyor. Aslında onu gördüğü falan yok. Suzan’a yanık anlatıcı. Onun hayaliyle yaşıyor.
    “Hakkında bir dedikodu var, ben inanmıyorum, bir söylenti. Diyenlerin yalancısıyım, bataklık kenarlarından, okul kapılarından, parklardan çocukları bulup heybesine atarmış, onları evine götürürmüş.” Suzan sadece zihninde var. Bu dediğim öykü için keyif kaçıran bir detay gibi gözükebilir ama inanın değil. Bunu bilerek öyküyü okumak size hiçbir şey kaybettirmeyecek, aksine çok şey katacak. Anlatıcının kurduğu düşlerde gezinirken keyif alacaksınız.

    Sanırım bu kadar yeterli. İnanın daha çok şey yazabilirdim ama sizleri daha fazla sıkmak istemem. Kitaba genel olarak bakacak olursak, okuru saran bir yapıya sahip. Anlatıcılara özellikle dikkat etmek lazım. Hele ki yazan biriyseniz, daha da dikkatli olmak lazım. Postmodern öğelerle bezenmiş öyküler. Böylece yazımın başındaki soruya da yanıt vermiş oldum. Her bir öyküde farklı atraksiyonlar denemiş yazar. Bu da okuru diri tutuyor. Cümleler sade olmasına rağmen oldukça etkili.

    Sevgili Sedat Demir’in ellerine sağlık. Bir sonraki kitabını merakla bekliyor olacağım. Hepinize keyifli okumalar diliyor, katkılarınızı bekliyorum. Sağlıcakla.
  • Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

    1. Mü'minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir.

    2. Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.

    3. Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.

    4. Onlar ki, zekâtı öderler.

    5. Onlar ki, ırzlarını korurlar.

    6. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.

    7. Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır.

    8. Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler.

    9. Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler.

    10. İşte bunlar varis olanların ta kendileridir.

    11. Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

    12. Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık.

    13. Sonra onu az bir su (meni) hâlinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik.

    14. Sonra bu az suyu "alaka" hâline getirdik. Alakayı da "mudga" yaptık. Bu "mudga"yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şânı ne yücedir!

    15. Sonra (ey insanlar) siz bunun ardından muhakkak öleceksiniz.

    16. Sonra yine muhakkak siz, kıyamet gününde (tekrar) diriltileceksiniz.

    17. Andolsun, biz sizin üzerinizde yedi yol yarattık. Biz yarattıklarımızdan habersiz değiliz.

    18. Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter.

    19. Onunla sizin için hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bu bağ ve bahçelerde sizin için pek çok meyveler vardır ve siz onlardan yiyorsunuz.

    20. Yine o su ile Sîna dağında biten bir ağaç (zeytin ağacı) yarattık ki hem yağ, hem de yiyenlere katık verir.

    21. Hayvanlarda sizin için elbette bir ibret vardır. Onların içlerindeki sütten size içiririz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır ve onlardan yersiniz de.

    22. Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.

    23. Andolsun biz, Nûh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Allah'a karşı gelmekten hâlâ sakınmaz mısınız?" dedi.

    24. Bunun üzerine kendi kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık."

    25. "Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır. Öyle ise bir müddet onu gözetleyiniz."

    26. (Nûh), "Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.

    27. Bunun üzerine Nûh'a, "Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre o gemiyi yap" diye vahyettik. "Bizim emrimiz gelip de tandır kaynamaya başlayınca, (sular coşup taştığında Nûh'a) dedik ki: "Her cins canlıdan (erkekli dişili) birer çift, bir de kendileri aleyhinde daha önce hüküm verilmiş olanlardan başka aileni gemiye al ve zulmeden kimseler hakkında bana hiç yalvarma! Şüphesiz onlar suda boğulacaklardır."

    28. Sen ve beraberindeki kimseler, gemiye bindiğiniz zaman: "Bizi zalim kavmin elinden kurtaran Allah'a hamd olsun" de.

    29. Yine de ki: "Ey Rabbim! Beni bereketli bir yere kondur. Sen, konuk edenlerin en hayırlısısın."

    30. Şüphesiz bu olayda ibretler vardır. Biz gerçekten (kullarımızı) imtihan ederiz.

    31. Sonra onların (Nûh kavminin) ardından başka bir nesil yarattık.

    32. Onlara, kendilerinden, "Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur, hâlâ O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" diye öğüt veren bir peygamber gönderdik.

    33. O peygamberin kavminden, Allah'ı inkâr eden, ahireti yalanlayan ve bizim dünya hayatında kendilerine bol bol nimet verdiğimiz ileri gelenler şöyle dediler: "O da ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğiniz şeylerden yiyor, içtiğiniz şeylerden içiyor."

    34. "Andolsun, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz mutlaka ziyana uğrarsınız."

    35. "O, öldüğünüz, toprak ve kemik hâline geldiğiniz zaman sizin tekrar mutlaka (diriltilip) çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?"

    36. "Hâlbuki bu size vaad olunan şey, ne kadar da uzak!"

    37. "Hayat, bu dünya hayatından ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Biz tekrar diriltilecek değiliz."

    38. "Bu, Allah'a karşı yalan uyduran bir kimseden başkası değildir. Biz ona inanmayız."

    39. O peygamber, "Ey Rabbim! Yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi.

    40. Allah, "Yakın zamanda mutlaka pişman olacaklardır!" dedi.

    41. Derken onları o korkunç ses, kaçınılmaz olarak kıskıvrak yakalayıverdi de kendilerini çör çöp yığını hâline getirdik. Zalimler topluluğu, Allah'ın rahmetinden uzak olsun!

    42. Sonra bunların arkalarından başka nesiller yarattık.

    43. Hiçbir ümmet, kendi ecelinin önüne geçemez, onu geciktiremez de.

    44. Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete kendi peygamberi geldikçe, onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından helâk ettik ve onları birer ibretli hikâye yaptık. Artık inanmayan bir kavim, Allah'ın rahmetinden uzak olsun!

    45,46. Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn'u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.

    47. Bu yüzden, "Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız" dediler.

    48. Böylece ikisini de yalanladılar, bu yüzden de helâk edilenlerden oldular.

    49. Andolsun, hidayete ersinler diye Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.

    50. Meryem oğlu İsa'yı ve annesini büyük bir mucize kıldık ve her ikisini de oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdik.

    51. Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamamen bilirim.

    52. Şüphesiz bu (İslâm), tek bir din olarak sizin dininizdir. Ben de Rabbinizim. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının.

    53. (İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir.

    54. Ey Muhammed! Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak!

    55,56. Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar farkına varmıyorlar!

    57. Rablerinin azametinden korkup titreyenler,

    58. Rablerinin âyetlerine inananlar,

    59. Rablerine ortak koşmayanlar,

    60. Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler,

    61. İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler.

    62. Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar.

    63. Ancak kâfirlerin kalbleri bu Kur'an'a karşı bir gaflet içindedir. Onların bundan başka yapageldikleri birtakım (kötü) işleri de vardır.

    64. Nihayet refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar.

    65. Boşuna feryat edip durmayın bugün. Zira bizden yardım görmeyeceksiniz.

    66,67. Çünkü âyetlerim size okunurdu da siz buna karşı büyüklük taslayarak arkanızı döner, geceleyin toplanıp hezeyanlar savururdunuz.

    68. Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?

    69. Ya da onlar henüz kendi peygamberlerini tanımadılar da o yüzden mi onu inkâr ediyorlar?

    70. Yoksa "O cinnet getirmiş" mi diyorlar? Hayır o, onlara hakkı getirdi. Hâlbuki onların pek çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar.

    71. Eğer hak onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şereflerini (Kur'an'ı) getirdik. Onlar ise bu şereflerinden yüz çeviriyorlar.

    72. Ey Muhammed! Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun (da inanmıyorlar)? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.

    73. Şüphesiz sen onları doğru bir yola çağırıyorsun.

    74. Fakat ahirete inanmayanlar, ısrarla bu yoldan çıkmaktadırlar.

    75. Biz onlara merhamet edip başlarına gelen zararı giderseydik, yine de azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlardı.

    76. Andolsun, biz onları azap ile kıskıvrak yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler ve O'na yalvarıp yakarmadılar.

    77. Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de bakarsın onun içinde ümitsizliğe düşüvereceklerdir.

    78. Hâlbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!

    79. O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Sadece O'nun huzurunda toplanacaksınız.

    80. O, diriltendir, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takib etmesi de O'na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?

    81. Hayır onlar, öncekilerin söyledikleri sözler gibi sözler ettiler.

    82. Dediler ki: "Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?"

    83. Andolsun, biz de bizden önce atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu, öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir.

    84. De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Yer ve yerde bulunanlar kime aittir?"

    85. "Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?" de.

    86. De ki: "Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş'ın Rabbi kimdir?"

    87. "Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" de.

    88. De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamaz olan kimdir?"

    89. "Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?" de.

    90. Hayır, biz onlara gerçeği getirdik, fakat onlar kesinlikle yalancıdırlar.

    91,92. Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.

    93,94. De ki: "Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlaka göstereceksen, beni o zalim milletin içinde bulundurma."

    95. Bizim onlara yönelttiğimiz tehditleri sana göstermeye elbette gücümüz yeter.

    96. Kötülüğü, en güzel olan şeyle uzaklaştır. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri daha iyi biliriz.

    97. De ki: "Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım."

    98. "Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım."

    99,100. Nihayet onlardan birine ölüm gelince, "Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım" der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.

    101. Sûr'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy-sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.

    102. Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.

    103. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır.

    104. Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar.

    105. Allah, "Âyetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?" der.

    106. Onlar da şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir toplum olduk."

    107. "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (tekrar günaha) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz."

    108. Allah, "Aşağılık içinde kalın orada, artık benimle konuşmayın!" der.

    109. Kullarımdan, "Ey Rabbimiz! Biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın" diyen bir grup var idi.

    110. Siz ise onlarla alay ediyordunuz. O kadar ki onlar size beni anmayı unutturdu. Onlara hep gülüyordunuz.

    111. Sabretmiş olmaları sebebiyle, bugün ben onları mükâfatlandırdım. Şüphesiz onlar başarıya erenlerin ta kendileridir.

    112. Allah, (inkârcılara) "Yeryüzünde kaç sene kaldınız?" diye sorar.

    113. Onlar, "Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor" derler.

    114. Allah, şöyle der: "Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız."

    115. "Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?"

    116. Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. O'ndan başka hiç ilâh yoktur. O, şerefli ve yüce Arş'ın Rabbidir.

    117. Kim, hakkında hiçbir delili olmadığı hâlde Allah ile birlikte başka bir ilâha taparsa, onun hesabı ancak Rabbi katındadır. Şüphesiz kâfirler asla kurtuluşa eremezler.

    118. De ki: "Rabbim! Bağışla, merhamet et. Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!"
  • " Bahar'da usul usul yürü, toprak ana hamiledir "

    Kızıldereli atasözü
  • İyilik yola düşen yolda toplanan bir şey değildir. Tesadüfen ele geçen bir şey değildir. İnsan iyiliği ancak başka bir insandan öğrenir.
  • Yaratıcı doğa yerini yaratıcı tanrıya bırakır. Ana şefkati olarak anlaşılması gereken doğa, zalim doğa damgasını yer. Artık dilsiz ve zalim doğaya yüklenmek insan kahramanlığı haline gelecektir. Hayvanlar ve bitkilerin her tür dengesiz imhası, toprak, su ve havasının kirletilmesi, sanki insan toplumunun en temel hakkıymış gibi alışkanlık kazanır. Doğal çevre artık ölü, umut vermeyen geçici bir yaşam alanı olarak körleştirilir. Canlı doğanın sınırsız umut kaynağı doğa, artık kör, anlayışsız, kaba madde yığınından başka bir şey değildir.
  • Dünyada gerçi olmadı bir şeyde karımız, galiba aşktada kalmamış akıl.
    Çeliştik dünyayla ukbâda belki olsa gerek itibârımız, kim düşürdü bizi gönülden.
    Ağyar gül kopardı dikenden demet demet, aşkla aklını değiştirmiş bülbül gibiyim.
    Hâr oldu bağrımızda çiçek yüzlü yârimiz, onun bu öğüdünü kabul etmemişim olgunluk kazanmak için.
    Kim imrenip akıl vermek ister çilehanede kendine.
    Boşlukları boş bırakma, şeytanın katili edeptir.

    Aşka sığınan ne kazanır, ne kaybeder bilen var mı?..
    Kuşların bir bildiği var elbette kuşluk vakti.
    Toprak gökten yağmur almadıkça çatlar.
    Ve aşkı öğretecek sevgi denen gönüle koş.
    O hiçbir şeye sahip olmamanın huzuru bile esirgenen insanların yanında.
    Gönülde gönülden dua alıp handan olmadıkça kim anlar sevgi(li)den.
    Boşlukları boş bırakma, şeytanın katili edeptir.

    Gayrısı ne bilsin, c/ana c/anan düştüyse.
    Dünya'yı tattıktan az sonra insanoğlu, hakkın lütfunu arar mı?..
    Gönder ey sevgili, şu anda biz helake bayağı yakınız.
    Lezzeti vuslat için teheccüt vakti Estağfirullah ile putları kıran gönüle gireni sevmeli gönül.
    Ve insanca bir sebep lazımdı, gönül denen kâinatta ölmek için.
    Karşımızdakinin gül bahçesi harap olmuş.
    Boşlukları boş bırakma, şeytanın katili edeptir.

    Şimdi resim artık görmeye değil, düşünmeye hitap ediyor.
    Aşk, karşımızdakinin acısını duymak, yaşamak demek.
    Benden kaçandan kaçtım, şems vakti dua dua seve seve.
    Biz şahsiyeti kaybettik, o şahsiyeti yeniden inşası gerekir.
    Feleğin getirdiklerine boyun bükmüş gönül teheccüt vakti.
    Şems vakti duada bütünleşip, sevgiyle tek vücut olan.
    Boşlukları boş bırakma, şeytanın katili edeptir.

    Benim ile arana hiçbir şeyi koyma diyen gönüllere aşk olsun.
    İstediğin hakk’sa haksızlığa uğramazsın gönül.
    Sevgi ile yapılan her gönül yürüyüşünde.
    Umudu seçtiğinde, aradığından çok daha fazlası vardır dualarla.
    Her birimizde yanan bu küçük kıvılcımın.
    Yayıldığını görmek isterim teheccüt vakti.
    Boşlukları boş bırakma, şeytanın katili edeptir.

    Vaktinden önce gider mi insan?.
    Gidiyorlar işte!..
    Duvarda hırkaları, cebinde fotoğrafları, radyoda şarkıları.
    Her şeyi dağıtıp gidiyorlar hemde.
    Gidiyorum bile diyemeden.
    Yadigâr-ı Güzîde aşkın mekanı kitabı okumak gerekir.
    Ey gönül unutma!..
    Dua, içinde her canlıya yetecek bir armağan sevgi saklı.
    Boşlukları boş bırakma, şeytanın katili edeptir.

    Gönül kabul olmuş dua gibidir; vakti gelince tutulur.
    Sırf unutmak için, unutmak için suretleri süsleyenler.
    Büyük yalnızlığı putu olmuş insanlarla doldu dünya.
    Merhameti rafa kaldırmak, sevgiyi bir yerlere yerleştirerek eşya olmuş ilişkiler.
    Şunlar benim demek mi amaç?..
    Boşlukları boş bırakma, şeytanın katili edeptir.
    (Y.ed - Aşkın Renkleri Albümü)

    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.


    https://www.antoloji.com/...ar-garib-cobp-siiri/