O beni kendine uydurmaya çalışıyor. Fena halde canım sıkıldı. Bu evlilik dediğin çocuk oyuncağı değil ki, onu al, ötekini boşa. Hanımı eve bırakıp çıktım. O gün çok yağmur vardı, o yağmurun altında sokak sokak gezdim. Bir yandan yürüyor, bir yandan, “Ne olacak bizim halimiz?” diye düşünüyordum. Eve geldim ama yağmur tepemden girdi, tırnağımdan çıktı. Sucuk gibi ıslandım. Ayağımda bir karış çamur. Gülben açtı kapıyı. Eliyle kapıyı tutuyor ki, ben öyle içeri girmeyeyim diye. Onu şöyle bir ittim kenara, doğru yatak odasına gittim. O çamurlu ayakkabılarımla girdim yatağa, onu da kolundan çektim, attım yatağa. Yatak yorgan, çamur içinde kaldı. “Hadi bakalım, şimdi kalk bu yataktan da göreyim” dedim. Korktu, şaşırdı kaldı. Hani ufak tefek de değiliz ki, Karamürsel sepeti sandı desem. “Bir daha ben izin vermeden hiçbir şey yıkanmayacak, sen bile” dedim. Gık diyemedi. Ağladıkça çamuru sürdüm her yere. Sonunda ben de insanım doktor hanım, iyilikten anlamadı. Ona bıraksam, ikimize de hayatı zehredecek. İyi ki de bırakmamışım; bak şimdi o da mutlu, ben de.
– Demek artık ikiniz de mutlusunuz?
– Tabii ya. Ya boşayacağım ya da bazı şeylere uyacak. O istedi ki ben ona uyayım. Doğru dürüst bir şey istese canım kurban. O günden sonra korkudan bir şey yapamadı. Bir iki kere söylenecek oldu, yine çamurladım her yanı. Baktı ki benimle başa çıkamayacak, yavaş yavaş eski huylarını bıraktı. Sonra akrabalarım eve gelince hiç yüzlerine bakmazmış. Baktım, kimseyi istemiyor, ona kalsa akşama kadar evi kazıyacak. Bir gün de onun için kıyameti kopardım. “Bundan sonra sen onlara gideceksin, onlar sana gelecek, dır dır istemem” dedim. Şimdi bizimkilerin hepsi de seviyor Gülben’i. Kendi aralarında altın günü filan yapıyorlar. Ben anlamam o işlerden. Ne isterse alıyorum. Bir eli yağda, bir eli balda.