İnsan kaderini yenebilir mi? Ya da şöyle düzelteyim: Üzerindeki lanete karşı durabilir mi?
Yoksa bileği bükülmez bir yiğit, yan gözle bakılamaz bir savaşçı olsan dahi bu mümkün değil midir?
Şimdi biraz eskiye gidiyoruz...
Uzun zaman önceye; Orta Dünya’nın kaderini belirleyen Yüzük Savaşı’ndan, yani Üçüncü Çağ’ın sonundan çok daha öncesine gidiyoruz bu kez. Kara bahtın ve kem talihin, üzerine bir lanet gibi kazındığı; belki de kadim zamanların en acıklı hikâyesi çıkıyor karşımıza: "Húrin’in Çocukları"...
Silmarillion ve Bitmemiş öyküler gibi eserlerde de bahsedilen bu anlatı; bir lanetin, bir kaderin, bir insanı ve bir aileyi neye dönüştürdüğünü, onları nasıl makûs bir sona sürüklediğini anlatıyor bize. Kitaptaki her sözde, her satırda; rüştünü ispatlamaya çalışan ve geri adım atmaktan imtina eden bir kahraman var karşımızda. Hurín oğlu efsanevi Túrin Turambar... Her ne kadar bu özelliklerinin kadim soyundan gelen bir yazgı olduğunu düşünsek de, Orman’ın Hanımı Galadriel'in de dediği gibi: "Belki de her birinizin gideceği yol, şimdiden ayaklarınızın önüne serilmiştir de siz göremiyorsunuzdur..."
Kitabımız, Tolkien evreninden aşina olduğumuz destansı anlatımıyla karşılıyor bizi. Uzun cümleler ve güçlü vurgularla örülmüş bu anlatım, atmosferi derinden hissettiriyor. Her ne kadar eser, oğlu Christopher Tolkien tarafından Tolkien'in notlarından derlenip bize sunulmuş olsa da, sayfalarda onun edebî dilini bir miras gibi hissediyoruz.
Yazar, ilk sayfalarda bizi Orta Dünya’nın zengin karakter havuzuyla baş başa bırakıyor. Hikâye ilerledikçe anlatım daha yalın ve daha hikaye odaklı bir hâl alıyor. Olay örgüsü ve geçişler oldukça akıcı ve anlaşılır ilerliyor. Destansı anlatımın verdiği epik duyguyu sık sık hissediyor; karakterin ikilemlerini, varoluş mücadelesini ve