deniz taşkın

deniz taşkın
@tskdnz
İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
1841 YILINDA, genç, soylu bir İngiliz kadın annesine şöyle yazmıştı: "Sinir sistemimdeki bazı tuhaflıklar sayesinde, başkalarının algıla­yamadığı şeyleri algılayabiliyorum... gizli şeyleri içgüdüsel olarak sezebiliyorum: Gözlerin, kulakların ve sıradan duyuların algılaya­madığı şeyler bunlar. Sadece bu bile keşif konusunda bana yardımcı olabilirdi aslında ama bir de son derece gelişkin bir muhakeme ye­tim var." Ada Lovelace karmaşık bir geçmişe sahipti. Dindar annesi romantik, talihsiz ve aynı zamanda yoldan çıkmış bir şair olan Lord Byron'la evlenmişti. İlişkileri bir aşk evliliği gibi görünse de (tabii annesinin Lord Byron'ın borçlarını kapatacak büyük servetinin de bir faydası olmuştur), Ada doğduğunda ayrılmışlardı. Ve Leydi Byron, Ada'nın babasının tehlikeli mirasının etkilerini yok etmek konusunda kararlıydı. Kızını sükunete kavuşturacağını ve mantık­sal tarafını geliştireceğini umarak matematik okumasını sağlamıştı. Ada matematiği pek sevmişti. O da daha sonraları Lovelace Kontu olacak bir adamla evlen­ diyse de, hem bir eş ve anne olmayı hem de merakının peşinden git­meyi bir şekilde başarmıştı. 1832'de henüz on yedi yaşındayken, bir matematik dehası ve mucit olan Charles Babbage'la tanışma şansını yakalamış ve arkadaş olmuşlardı. Babbage ömrünün çoğunu meka­nik hesap makinaları yaparak geçirmişti; 1840'ların sonlarına doğru Ada kendisine bir meşgale ararken, Babbage karmaşık matematik­sel hesapları delikli kartlar yardımıyla yapabilen, bilgisayarın ilkel bir versiyonu olarak kabul edebileceğimiz, Analitik Makine adını verdiği şey üzerinde çalışıyordu. Hayata geçirilmesinden yüz yıl önce merkezi işlem ünitesi, yazılım ve rasgele erişimli bellek (RAM) üzerinde kafa yoruyordu ancak o dönemin teknolojisi henüz bun­ları gerçekleştirmesine yetecek kadar
Sayfa 147·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Tarih ister ölenin şanını korumak, ister yaşayanların canını ba­ğışlamak için kayıtların yok edildiğine veya ayıklanıp duruma göre düzeltildiğine sayısız kere tanıklık etmiştir. Jane Austen'ın kız kar­deşi kendi mektuplarını yakmıştı; nedeni hala bilinmiyor. Bir diğer ünlü zampara, büyük kaşif Sör Richard Burton'ın dul karısı, 1891 yılında ölen kocasının Orta Doğu ve Hindistan keşifleri sırasında karşılaştığı cinsel uygulamaların açık seçik betimlemelerinin yer aldığı yazmalarını alıp şöminenin başına oturduğunda, kocasının kendisine göründüğünü iddia etmişti. "Yak onu!" demişti kendisine görünen kişi, o da kendisine söyleneni yerine getirmişti. Şair Ted Hughes Sylvia Plath'in son günlüğünü yok etmişti çünkü çocuk­larının okumasını istememişti. Thomas Hardy "şeytani günlükler" olarak adlandırdığı, ilk karısının yazdıklarını yakmış ve ikinci ka­rısına, öldükten sonra karısının kendi eseriymiş gibi yayımlaması için biyografisini yazdırmıştı. Çin hükümeti kötü şöhretli Madam Mao'nun hapishanedeki son yıllarında yazdığı anılarına el koymuş­tu. Bu anıların başına ne geldiği bilinmiyor. Kimi zaman bir top­lumun kolektif hafızası olan arşivler ve kütüphaneler, savaş zama­nında özel olarak hedef alınır. Yugoslavya 1990'larda şiddetli bir ayrılık yaşadığında, Sırp milliyetçileri Saraybosna'daki Bosna Ulu­sal Kütüphanesi'ni top ateşine tutmuştu. O sırada orada bulunan­lar paha biçilmez Osmanlı el yazmalarının gözlerinin önünde küle dönüşerek havada uçuştuğunu anlatmışlardı.
Sayfa 182·Kitabı okudu
ALDIGIMIZ RİSKLERİN FAYDA sağlayabildiğini biliyoruz, ne var ki risk almayı seven insanlar için fayda kesinlikle ana motivasyon kaynağı değil. Merak, hırs, kararlılık. Bunlar, korkunç sonuçlarla karşılaşma ihtimallerine karşın bazı insanları şanslarını denemeye yönlendire­bilir. Sağduyuyu ve diğerlerinin ne düşündüğünü dikkate almama­nın da risk almakta bir rolü var elbette. Her şeyden önemlisi, risk alanlar, diğer insanlar evlerinde rahat rahat oturmayı tercih ederken, fedakarlık yapmaya, hatta başarısız olmaya razıdırlar. Yüzüklerin Efendisi'nde Hobbitler günlük yaşamın tekdüzeliğinden ve Shire'ın sıcacık dünyasından memnundurlar; çoğu dışarıdaki tehlike ve he­yecan yüklü koca dünyayı öğrenmek istemez. Ancak bir düşünelim; risk alan insanlar olmasaydı bilimde, politikada veya iş dünyasında şu an hangi noktada olurduk? İster basit bir merakla, ister macera tutkusuyla, ister açgözlülük veya hırsla olsun dünya risk alabilen kadınlarla erkeklerin sayesinde dönüyor.
Sayfa 145·Kitabı okudu
1. Dünya Savaşı'ndan önce Avrupa'nın çoğunda, subayların düel­lo yapması askeri becerileri geliştirdiği için askeri otoriteler tarafın­dan oldukça sevilen bir gelenekti. Bu uygulamayı kaldırmakla ilgili konuşmalar başlayınca Prusya Savaş Bakanı, Hükümet Başkanı'na şöyle söylemişti: "Düellonun kökleri bizim onurumuza dayanır ve onurumuzla birlikte güçlenmiştir. Bu onur göstergesi çok değerlidir ve Subay Birliği için yeri doldurulamaz bir hazinedir." Britanyalılar bu uygulamayı çok uzun süredir yasakladıkları için küçük görü­yorlardı ama Britanya üst sınıfları Kanal'ın öbür tarafındaki rakip­leriyle pek çok ortak özelliğe sahipti. Köklü bir aristokrat aileden gelen Julian Grenfell 1914'teki ilk muharebe deneyiminden sonra eve gönderdiği mektupta şöyle yazmıştı: "Savaşa tapıyorum. Büyük bir piknik gibi aynı, ama amaçsızlığı olmayan bir piknik. Hayatım­ da hiç bu kadar iyi ve mutlu olmamıştım." Ertesi yıl, kardeşinden iki ay sonra ölmüştü. Anglo-İrlandalı toprak sahiplerinin soyundan gelen Molly Keane, yazdığı harika öykülerde savaşçıları at sırtında tilki avına çıkan ve her defasında aynı kaygısızlıkla savaşa giden insanlar olarak betimler. Bu gibi tavırlar 1. Dünya Savaşı'ndan önce Avrupa' da pek çok insanın savaşın heyecan verici olduğunu ve zafer getireceğini düşündüğünü açığa çıkarır.
Sayfa 134·Kitabı okudu
SPARTALILARDAN BUGÜNÜN sokak çetelerine, dünyanın dört bir ya­nındaki maden köylerinden balıkçı kasabalarına dek herkes, ölümle burun burunayken bile cesaret göstermeyi çok değerli bulmuştur. Delhi yakınlarındaki bir gece kulübündeki fedailerin hepsi evleri­ni yabancılardan korumak için sağlam dövüş geleneğine sahip bir civar köyden gelir. Bu köyün genç adamları çocukluktan itibaren Hindu destanlarından hikayeler öğrenerek birer güreşçi olarak ye­ tiştirilir. Bismarck'ın da kökenlerini barındıran, Alman ordusunun üst kademelerinde yer alan, Prusya'da ve daha sonrasında Alman­ya'da yerleşik olan Junker sınıfı, çocuklarını cesur ve mızmızlanma­yan bireyler olarak yetiştirirdi. Bismarck soyundan gelen, Toronto Üniversitesi'nden arkadaşım Manfred von Nostitz artık var olma­yan bir dünyanın son anlarını anımsıyor. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın doğusunda bir Bismarck konağında yaşarken henüz küçük bir çocukmuş. Kendisinin ve kuzenlerinin Excellenz diye hi­tap etmek zorunda oldukları büyük büyük annesi çocuklara her iki elle çatal bıçak kullanmayı öğretmiş. "Büyüdüğünüzde," dermiş, "asker olacaksınız ve belki de bir kolunuzu kaybedeceksiniz. Ama ne olursa olsun görgü kurallarına uyarak yemek yemelisiniz." Bu kadın, Sovyet birlikleri yaklaştığında, konağı terk eden ailesi ve ko­nak çalışanlarıyla gitmeyi reddetmiş ve hazırlıklarını tamamlamaya başlamıştı: Mezarının kazılmasını emretmişti, çünkü Sovyetler gel­diğinde "bu işi yapacak kimse kalmayacaktı." Çok sevdiği köpek­lerini av tüfeğiyle vurmuş, kendini öldürmek içinse yalnızca Sovyet kumandanının evin yakınlarında gözükmesini beklemişti.
Sayfa 133·Kitabı okudu