İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
NASIL Kİ SOVYETLER BİRLİGİ'NDE ne olup bittiğini Stalin'i hesaba kat madan ortaya koymak imkansızsa, aynı şekilde Nazi rejiminin politikalarını da Hitler'den ayrı düşünmek mümkün değildir. Her iki adam da kendi rejimlerini en ince ayrıntısına kadar şekillendirme ve yönetme konusunda öyle ustaydı ki, kendi arzuları ve düşünceleri uluslarının girdiği yolda belirleyici oldu. Tıpkı iş işten geçene dek Stalin'i hafife alan Komünist Parti mensupları gibi, Hitler'i 1933 yılında Almanya Şansölyesi yapan muhafazakarlar da karşılarında, kendini yok edecek bile olsa güç için her şeyi yapmayı göze alabi lecek bir adam olduğunu anlayamamıştı. 1940 yılında bir gözlemci Hitler'i tanımlarken şu cümleleri kurmuştu: "Potansiyel bir intiharın mükemmel bir örneği. Kendi 'ego'sundan başka hiçbir şeyle bağı yok... Kendisinden başka hiçbir şeyi ve hiç kimseyi sevmeyen birinin ayrıcalıklı konumuna sahip... Bu sayede kendi gücünü büyütmek veya muhafaza etmek için her şeyi feda edebilir... Ki kendisi ve hızlı ölümü arasında duran yegane şey de bu zaten."
20. yüzyıl diktatörleri, ki bunlara yalnızca Hitler ve Stalin değil, aynı zamanda Çin'in Mao'sundan ufacık Arnavutluk'taki Enver Hoca'ya dek pek çok taklitçi de dahildi, kitlesel pazarlamanın, kitlesel iknanın ve kitlesel yalanın modern tekniklerine güveniyordu. 1940'ta Nazi Almanya'sı ve Sovyetler Birliği 1939'daki ateşkes anlaşması sayesinde kısa süreliğine aynı taraftayken, bir Sovyet tercüman çalışmak için Berlin'e gönderilmişti. Burada kendisine memleketini hatırlatan pek çok şey görmüştü: "'Lider'in aynı şekilde idolleştirilmesi, aynı kitlesel mitingler ve geçit törenleri ... Çok benzer, gösterişli mimari, sanatta tıpkı bizim sosyalist gerçekçilikteki gibi kahramanlık temaları işlenmiş... kitlesel ideolojik beyin yıkama." Her iki rejim de Hıristiyanlığa düşmandı ancak yine de liderlerini sade bir hayat sürmüş, özverili bir şekilde halkı için canla başla çalışmış, mucizeler gerçekleştirebilen, İsa benzeri figürler gibi gösterebilmek için Hıristiyan ikonografisinden özgürce faydalanmıştı.
Stalin'in hayaliyse bir başka kaynaktan besleniyordu: Toplumun tüm hastalıklarının kökeni olarak kapitalizmi gören sosyalist fikirlerden, özellikle de Marx'ın fikirlerinden. Stalin sosyalizmin (pek çok farklı şekilde tanımlansa da mülk paylaşımı ve sınıfların ortadan kaldırılması hepsinin ortak paydasıydı) yalnızca yeni ve daha iyi bir toplum değil, aynı zamanda yeni bir insan doğası yaratacağından hiçbir zaman şüphe duymadı. Ve tarihin kaçınılmaz bir şekilde bu yönde, Ütopya'ya doğru ilerlediğine inanıyordu. Çevreleri değiştiğinde, insanlar sosyalist kadın ve erkeklere dönüşecek, kolektif bir şekilde düşünüp, hissedip, çalışacaktı. Gerekirse, sosyalizmin düşmanları veya buna uyum sağlamayı reddeden orta ve üst sınıf mensupları veya kırsaldaki eski, kötü fikirlere ve değerlere bağlı köylüler ortadan kaldırılacaktı. Hitler içinse, farklı insan ırkları olarak gördüğü şeyin özellikleri hiçbir zaman değiştirilemezdi; ırklar arındırılmalı ve güçlendirilmeliydi. Ancak bu, yetersizlerin ve değersizlerin elendiği yapay seçilim yoluyla olmalıydı. Her iki adam da kendilerine rehberlik eden fikirleri genç yaşta kucaklamış ve son rasında bu fikirlerin her şeyi açıkladığı ve meşru kıldığı yönündeki inançlarında hiçbir zaman tereddüt etmemişti.
Hitler henüz genç bir delikanlıyken ve 1. Dünya Savaşı'ndan önce Viyana'da aylaklık ederken, o zamanlar Avrupa'da yükselen ırkçı ve sosyal Darwinci fikirleri benimsemişti. Hitler insan ırkının farklı özellik lerine göre farklı türlere bölünmüş olabileceğine ve farklı ırkların veya ulusların hayatta kalmak için doğa tarafından birbirleriyle mücadele etmeye mahkum edildiğine derinden inanıyordu. Hitler için Alman ırkı evrim ağacının en tepesindeydi ve daha alçaktaki halklara kendi iradesini dayatmak en doğal hakkıydı. 1930 yılında Erlangen Üniversitesi'ndeki bir konuşmasında söylediği gibi, Almanların savaşıp dünyanın kontrolünü ele geçirmeye diğer tüm halklardan daha çok hakkı vardı. Bu görüşünde ve tutkuyla savunduğu Alman milliyetçiliği konusunda hiçbir zaman tereddüde düşmedi.