deniz taşkın

deniz taşkın
@tskdnz
İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
WILSON VE THATCHER seçilmiş liderlerdi ve kendi dönemlerinde mu­azzam bir güce sahip olmuş olsalar da, bu güç süre anlamında kı­sıtlı olmakla beraber anayasal demokrasinin değerleri ve kurumları tarafından da sınırlandırılmıştı. 20. yüzyıl genelde ömür boyu hü­küm süren, muhteşem yetkilere sahip diktatörler de gördü. Modern Türkiye'nin kurucusu Atatürk hariç, kendilerine sınırlar koyan veya hatalı olabileceklerini kabul eden çok fazla kişi yoktu bunların ara­sında. 20. yüzyıl (ve belki de 21. yüzyıl) taraftarlarını bedenen ve ruhen ele geçiren ideolojilerin çağıydı. Marksizm, faşizm veya etnik milliyetçilik, bu ideolojilere inananlar açısından doğruydu, zafer kazanacaklarınsa fedakarlık yapmaları gerekiyordu ve bireylerden çok daha yüce ve uzun ömürlülerdi. 20. yüzyılın korku hikayeleri­ni yaratan şey bu tür ideolojilerin sanayileşme, bilim, teknoloji ve toplumların ve insan ruhunun mühendisliğini yapmayı mümkün kı­lan kitlesel iletişim araçlarının bir araya gelmesi ve önlerine çıkan insanları, sınıfları ve etnisiteleri ortadan kaldırması oldu. Ancak bu korku hikayeleri öyle kendi başlarına oluşmadı; bunları harekete geçiren birine veya bazı insanlara ihtiyaçları vardı.
Sayfa 84·Kitabı okudu
Reklam
Napolyon, ünlü Alman sosyolog Max Weber'in "karizmatik li­derlik" olarak tanımladığı şeyi uygulayan bir diktatördü. Mevkii nedeniyle değil, kişiliğinden ötürü liderdi. Büyüleyiciliği, akıl almaz derecede kuvvetli hafızası ve aynı derecede muazzam iş kapasitesi, savaş alanında düşmanını tartma ve taburları bocaladığı anda on­ları zapt etme konusundaki üstün becerisi... Tüm bunlar bir araya geldiğinde, adamlarına savaşma ve ölme konusunda ilham veren biri ortaya çıkmıştı. Azılı düşmanı Wellington Dükü, hiç abartıya kaçmaksızın, Napolyon'un savaş meydanındaki varlığının kırk bin adama eşdeğer olduğunu söylemişti.
Sayfa 22·Kitabı okudu
Küçük bir su birikintisinde kürek çekerken sadece doğru zaman­lama ve şans sayesinde kendinizi devasa bir sahnede başarı kovalar­ken bulabilirsiniz. Napolyon Bonapart, Korsika adasında mütevazı koşullarda yaşayan bir aileden geliyordu. Ailesi Napolyon'u subay­ların yetiştiği Askeri Okul'a göndermek için gerekli bağlan­tıları devreye sokabilmiş ve bir şekilde asil sayılabilecek bir soydan geldiklerini iddia edebilmişti. Eski yönetim yapılarını yerle bir eden Fransız Devrimi olmasaydı, ne serveti ne de gerekli bağlantıları olan taşralı bir gencin general olması ve tabii Fransa'nın başına geçme­si neredeyse ihtimal dışıydı.
Sayfa 22·Kitabı okudu
Eski dönemlerde ve farklı coğrafyalarda politik hırsın hayranlık uyandırdığını unutmamalıyız. Roma Cumhuriyeti'nde, Tom Holland'ın büyüleyici eseri Rubicon'da işaret ettiği gibi, genç erkeklerin sosyal hayata dahil olup vatandaşı oldukları cumhuri­yete hizmet etmek için çaba göstermeleri beklenirdi. Gençlerin bu konuda ne derece iyi olduklarını yargılayan kişilerse diğer vatan­daşlar olurdu. Bir gözlemcinin de dediği gibi "Hiçbir millet Romalı­lar kadar zafer peşinde koşmamış, övgüyle anılmak için onlar kadar heves duymamıştır." Latincede honestas kelimesi hem şan, hem de ahlaki kusursuzluk anlamına gelir. Kişinin yalnızca kendi çıkarları için duyduğu hırs aynı derecede utanç verici bulunup kınanmıştır.
Sayfa 21·Kitabı okudu
Başarılı bir liderin her şeyden önce hırslarının olması gerekir, hatta bu hırslar acımasız olmak zorundadır. North Wales'in ücra bir köşesinde henüz genç, yoksul bir adamken, geleceğin başbakanı David Lloyd George, evlenmeyi umduğu kadına şöyle yazmıştı: "En büyük amacım yükselmek. Bu amaç uğruna her şeyi feda etmeye ha­zırım, dürüstlük hariç. Eğer bu yolda bana engel olacaksa, aşkı bile hedefe doğru emin adımlarla ilerleyen Juggernaut'umun tekerleri altında ezmeye hazırım..."
Sayfa 20·Kitabı okudu
Reklam