deniz taşkın

deniz taşkın
@tskdnz
İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Doktor, bu ülkede ne çok nefret birikmiş, diye düşünüyordu, herkes birbirinden nefret ediyor, birbirinin kuyusunu kazmaya çalışıyor. Eskiden Abdülhamid'e duyu­lan öfke herkesi birleştiriyormuş meğer. Kötüye gidişin tek sebebinin bu adam olduğunu düşünmek bir çeşit aldanma, bir çeşit rahatlamaymış. Ama gerçek bu değilmiş işte. Adam devrildikten sonra başını alıp giden sorunlar belki ortak bir nefret nesnesinde buluşmanın daha doğru bir denge sağladı­ğını ortaya çıkarmıştı.
Sayfa 273·Kitabı okudu
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Liyakat herşey...
Bir gün İmparator (Fransa İmparatoru) belirtilen saatte Elize Sarayı'na ziyare­tine gelince Sultan Aziz'i uyandırmaya cesaret edemedikleri için adam salonda sinirli sinirli dolaşıyor ve "Bu barbar Şark­lıları başımıza bela ettik," diye söyleniyormuş. "Ne saat bilir­ler, ne randevudan anlarlar. " Birden gözü kapıda beklemekte olan Fuad Paşa'ya takılmış. "Aman," demiş İmparator, "bu söylediklerimi duymamış olun, padişahınıza aktarmayın." Hazırcevap Paşa ise "Merak buyurmayın majeste," demiş. "Onun sizin hakkınızda söylediklerini size aktarıyor muyum ki sizinkini ona söyleyeyim?"
Sayfa 234·Kitabı okudu
Ah şu bizim miskin ve mistik, üzerinde asır­ların yorgunluğunu taşıyan, dünyadan habersiz keyif düşkü­nü Şark dünyamız, diye geçirdi içinden. Selanik'ten başlayan ihtilal bu sebeplerle tahtından indirmişti karşısındaki adamı ama işin garibi o da bundan yakınıyordu işte. Eski düzeni sa­vunduğunu sandıkları Padişah'ı devirip yerine kukla kardeşi­ni geçirerek dizginleri ele alınca imparatorluk arabasının Batı yolunda daha düzgün, hatta koşar adım ilerleyeceğini sanmış­lardı ama şimdi işler daha da kötü olmuştu. Demek ki çaresiz kalmıştı Padişah. Yoksa Osmanlı Sarayı da Avrupa'yla açılan mesafenin farkındaydı, hem de herkesten fazla. Hanedan en azından Selim devrinden beri Batılılaşmak için çırpınıyor, bu uğurda can veriyordu. Karşısındaki Sultan Hamid ise, bu iş­lerin canına mal olmasından korktuğu için, belki başka çaresi de kalmadığı için görünüşte İslamcılık ama aslında Batı tarzı reformlar yapıp okulları modernleştirerek, kendisinden önce­ki dönemlerin iki misli yabancı kitap çevirisi yayımlatarak, kız mektepleri açarak, Avrupa saatini uygulamaya çalışarak, ülkeyi demiryollarıyla bağlamaya uğraşarak elinden geleni yapmıştı. Peki bu ihtilale niye kalkışılmıştı o zaman?
Sayfa 232·Kitabı okudu
Amcam da ben de Murad da kör değildik. Avrupa'yla aranın ne kadar açıldığını, adamların fersah fersah ileri gitti­ğini gözlerimizle gördük. Hem de yaşlı gözlerle gördük der­sem mübalağa ettiğimi düşünmeyin. Hele Paris'teki Milletle­rarası Sergi'ye gittiğimizde. Amcamı oraya götürmesi için 14. Lui'nin paytonunu müzeden çıkarmışlardı. Bizi de altışar atın çektiği arabalar götürüyordu. Aman Allahım, nasıl bir sergiydi o, dille tarif etmek ne mümkün. Ne makineler icat etmişler, ne yenilikler yaratmışlardı! Gördüğümüz her şey bize ina­nılmaz geliyordu, aklımız bile ermiyordu. Amcam yirmi bin davetlinin bulunduğu akıl almaz büyüklükteki sergi alanında İmparator'la birlikte oturdu ve çeşitli kişilere ödüllerini verdi. Bin kişilik mızıka korosu Osmanlı marşını çalıp söyleyince yüreğimiz kabardı. Bizi neredeyse tepelerinde gezdiriyorlar­dı ama içimizdeki hüznü anlamalarına imkan yoktu. Bizim bunlara yetişmemize imkan olmadığını, dünyanın ilim çağını kaçırdığımızı en acı şekilde görüyorduk. Osmanlı pavyonun­da halılar, şamdanlar, ipekliler, çuhalar üstüne altın ya da gü­müş işlemeli örtüler, armalı silahlar, seccadeler sergilenirken bir de milli kıyafetli Türk delikanlıların 'Buyurun bir kahve için,' diyerek gelip geçeni buyur ettiği bir Osmanlı kahveha­nesi açılmıştı. Burada Türk kahvesi içilip çubuk tüttürülüyor­du. Bizim makinemiz, icadımız, tekniğimiz yoktu ama Şark'a mahsus keyiflerimiz vardı. "
Sayfa 231·Kitabı okudu
Dedem (Sultan Mahmut), ezeli rakibimiz Rusya'nın nasıl olup da bu kadar ilerlediğini ve bizi geri bıraktığını an­lamak için eniştesini Rusya'ya göndermişti. Halil Paşa, Rus­ya dönüşü Padişah'a bir rapor sunmuş ve en büyük farkın kadın meselesinde olduğunu açıkça anlatmıştı. "Avrupa'da, Rusya'da kadın bir kıymettir ve hayatın içindedir. Erkeklerle birlikte milleti oluşturuyorlar. Bizde ise kadın kafes arkasın­dadır. Yani biz yarım bir nüfusa sahibiz. En önce halletmemiz gereken konu budur," diyordu. Tabii paşa haklıydı, biz de Avrupa seyahatimizde bunu gözümüzle görmüştük ama siz bana şimdi memleketi otuz üç yıl idare ettiğim halde niçin kadınları serbest bırakmadığımı soracaksınız. Haklısınız ama bizim memlekette şeriatı aşmak kolay değildir. Şeyhülislamlar, hocalar, müderrisler, tarikatlar, şeyhler öylesine güçlüdür ki padişah nefes alıp da istediği şey­leri yapamaz. Bir ara kadınlardan çarşafı kaldırdım, yaşmak yeterli dedim diye bana da yapmadıklarını bırakmadılar. Lüt­fen hatırlayın. Bu Avrupalılaşma mücadelesi yüzünden büyük dedem Selim Han'ı bıçaklarla delik deşik ettiler, odasında şehit eylediler, dedem Mahmud canını zor kurtardı, ona da 'Gavur Padişah' adını taktılar. Böyle bir ortamda siz olsanız ne yapabilirdiniz söyleyin bana. Padişah'ın her dediği anında olur diye bir şey yok. O görünüşte öyledir. Dengeleri elden kaçırırsanız sizi ya katleder ya da sürgüne yollarlar. Benim ne kadar samimi bir Müslüman olduğuma şahitsiniz ama beni bile İslam düşmanı diye yaftalayarak tahttan indirmediler mi?
Sayfa 231·Kitabı okudu