Yağmalanmış, bazı eşyaları öfkeyle kırılıp dökülmüş, haklı barbarlığın haksız uygarlıktan öç alması anlamına gelen bir kabalığa uğramış Yıldız Sarayı'nda daha da garip olaylar ya şanmıştı. Bir hükümet heyeti saraya gittiğinde Cevher Ağa'yı idam ettikten sonra sorguya çektikleri Nadir Ağa'nın ağrılar ve sancılar altında anlattıklarından, Abdülhamid'in saraydaki bütün zulalarını öğrenmişler, aynı zamanda da mobilyacılıktaki ustalığı karşısında ürpertici bir saygıya kapılmışlardı. O muazzam maun, Lübnan sediri, ceviz ve Afrika'dan getirilmiş özel ağaçlarla hazırlanmış olan eşsiz mobilyalar; bu kadar güzellik yetmiyormuş gibi bazı gizli düzeneklere, kimsenin göremeyeceği mekanizmalara, kilitlere, yapanın dehasını ortaya koyan çözülemez şifrelere sahipti. Ağır işkenceler altında konuşmak zorunda kalan Nadir Ağa inleyen sesiyle bunları tek tek göstermeseydi, yıllarca da uğraşsalar hiç kimsenin çözmesine olanak yoktu. Sonunda açtıkları her gizli çekmecede, her saklı bölmede, her kiriş içinde, akıllara durgunluk verecek kadar çok frank, mark, dolar, liret ve bol bol altın bulmuşlardı. Mücevherler, değerli taşlar ise deniz kıyısının çakıllarını hatırlatacak kadar çoktu. Safirler, yakutlar, elmaslar, zümrütler yeraltından getirdikleri mistik pırıltılarıyla heyetin aklını başından almıştı.
O inceleme sırasında siyasi heyet ve asker mangası, ıssız kalmış sarayın her köşesini gezerken bir odadan tuhaf sesler geldiğini fark etti. Boşaltılmış ve mühürlenmiş, in cin top oynayan sarayda kimler kalmış olabilirdi? Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Kapıya vurup "Kim var orda?" diye sordukları zaman da odadan yükselen "Padişahım çok yaşa! " çığlıklarıyla irkildiler. İçeride, son nefesine kadar Padişah'ı koruyacağına yemin etmiş muhafız birliği kalıntıları mı vardı acaba? Bu