deniz taşkın

deniz taşkın
@tskdnz
İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Baştan çıkarıcı eğlence hayatına, ılıman iklimine, kozmo­polit halkına, beş ayrı dilde çıkan günlük gazetelerine ve ateşli fikir tartışmalarına rağmen Selanik'in tekin bir yer olduğunu kimse söyleyemezdi. Çünkü İstanbul'daki mer­kezi yönetim zayıfladıkça Yunanistan'dan, Karadağ'dan, Bulgaristan'dan, Bosna Hersek'ten Sırbistan'a kadar her yer­de huzursuzluklar artmış, otoritenin ortadan kaybolduğu bir kargaşa dönemine gidişin ilk işaretleri görülmeye başlanmıştı. Bu işaretlerin en önemlilerinden biri Abdülhamid tahta çık­madan hemen önce Selanik'te yaşanan "Kız Vakası", daha doğru bir anlatımla bir Türk'e aşık olan Bulgar kızı Helen'in çevresinde oluşan trajediydi. Selanik'teki ilk gününden beri gördüğü ve duyduğu her şeyi kaydetme merakında olan Dok­tor, birçok cana mal olan bu olayı defterine şöyle geçirmişti: Anlatılanlara göre, Avrethisar'da yaşayan genç bir Bulgar kızı, bir Türk teğmene aşık olmuş, dinini değiştirerek çarşaf ve yaşmak altına girmiş. Kızın ailesi bu duruma karşı çıkmış, kızlarının zorla Müslüman yapıldığını söylemiş. İki aşık iş­lemleri tamamlamak için (bir söylentiye göre kayınvalide, imam ve siyahi uşakla birlikte) Selanik'e gelmiş. Selanik istas­yonunda toplanmış olan yüz elli kişilik Ortodoks grup kızın çarşafını ve yaşmağını yırtmış, büyük bir kargaşa çıkararak "Bırakın ben Müslüman'ım," diye bağırmakta olan Helen'i Amerikan konsolosunun evine kaçırmışlar. Kızın İslam'ı se­çerek doğru yolu bulduğuna inanan ve cemaatlerine mensup olan yeni gelinlerini geri almak için yeminler eden öfkeli bir Müslüman grubu da uzun tespihlerini tehdit edici bir biçim­ de sallayarak ve tekbir getirerek sokaklara dökülmüş, Saatli Cami'de toplanmış. Olayları yatıştırmak amacıyla Alman ve Fransız konsolosları, ölümcül bir hata yaparak camiye gitmiş, o kızgın
Sayfa 75·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Günümün büyük kısmı mobilya imal etmekle geçer," dedi. "Hükümdarlık bir baht işidir. Bununla övünülmez ama zanaat ayrıdır, şahsi kabiliyettir, marangozluğumla iftihar ederim. Beni bir tek ustası olduğum bu meslek dinlendirir, bir de geceleri ayak ucumda okuttuğum polisiye romanlar."
Sayfa 73·Kitabı okudu
Ne çok sıfatı olmuştu adamın, ne çok, ne çeşitli hitap şe­killeri: "sultan, zat-ı şahane, hünkar, ulu hakan, imparator, halife-i ruy-i zemin (yeryüzü halifesi), emirülmüminin (mü­minlerin emiri), bave Kurdan (Kürtlerin babası), Pinti Ha­mid, Kızıl Sultan, Yıldız'daki baykuş, müstebit, zalim", şimdi de "hakan-ı mahlfı " diyorlardı. Yani "hal' edilmiş hakan" Osmanlı padişahlarının düşürülmesine hal' denildiği için İstanbul'da çıkan yabancı gazetelerde İngilizce hall sözcüğü­nün bile kullanılması yasaktı. Olur da hal' diye anlardı insan­lar. Akıllarına bin bir fesatlık gelirdi. Abdülhamid'in kardeşleri Murad ve Reşad isimleri de ağza alınamazdı. O karanlık otuz üç yıl içinde bu yaygın isim­ler unutulmuş; kimse çocuğuna bu adları koymadığı, olan­lar da değiştirdiği için buharlaşıp uçmuştu. 1904'te Bursa'da Muradiye Camii tamirden geçtikten sonra yeniden açılırken gazeteler Muradiye dememek için "Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri'nin pederlerinin camii şerifi" diye çetrefilli bir duyuru yolunu seçmişlerdi. Var olan Murad isimleri Mirad'a, Reşad isimleri Neşed'e çevrildi. Bu iki kişiyi çağrıştırabileceği için kardeş sözü de kullanılamazdı. Hasta sözü "Avrupa'nın hasta adamı"nı çağrıştıracağı için sakıncalıydı. Suikasta uğ­rayan yabancı krallar, kraliçeler ve devlet başkanları mutlaka doğal sebeplerden ölmüş gibi yazılmalıydı. Kanlı suikastlarla İsa Peygamber'e kavuşan Fransa Cumhurbaşkanı kalp kri­zinden, Avusturya İmparatoriçesi nefes darlığından, Ameri­kan Başkanı şirpençe çıbanından ölmüşlerdi. Bazen, Sırbistan Kralı ve Kraliçesi gibi iki kişi birden suikasta kurban gittiğin­ de buna da bir çare bulunur, bu örnekte olduğu gibi hazım­sızlıktan öldükleri yazılırdı. Zavallı Kral ve Kraliçe ne yemiş olmalılardı ki ikisi birden hazmedemeyip öteki dünyayı boy­lasın?! "Dinamit"
Sayfa 65·Kitabı okudu
Yağmalanmış, bazı eşyaları öfkeyle kırılıp dökülmüş, hak­lı barbarlığın haksız uygarlıktan öç alması anlamına gelen bir kabalığa uğramış Yıldız Sarayı'nda daha da garip olaylar ya­ şanmıştı. Bir hükümet heyeti saraya gittiğinde Cevher Ağa'yı idam ettikten sonra sorguya çektikleri Nadir Ağa'nın ağrılar ve sancılar altında anlattıklarından, Abdülhamid'in saraydaki bütün zulalarını öğrenmişler, aynı zamanda da mobilyacılık­taki ustalığı karşısında ürpertici bir saygıya kapılmışlardı. O muazzam maun, Lübnan sediri, ceviz ve Afrika'dan getirilmiş özel ağaçlarla hazırlanmış olan eşsiz mobilyalar; bu kadar gü­zellik yetmiyormuş gibi bazı gizli düzeneklere, kimsenin gö­remeyeceği mekanizmalara, kilitlere, yapanın dehasını ortaya koyan çözülemez şifrelere sahipti. Ağır işkenceler altında ko­nuşmak zorunda kalan Nadir Ağa inleyen sesiyle bunları tek tek göstermeseydi, yıllarca da uğraşsalar hiç kimsenin çöz­mesine olanak yoktu. Sonunda açtıkları her gizli çekmecede, her saklı bölmede, her kiriş içinde, akıllara durgunluk verecek kadar çok frank, mark, dolar, liret ve bol bol altın bulmuşlar­dı. Mücevherler, değerli taşlar ise deniz kıyısının çakıllarını hatırlatacak kadar çoktu. Safirler, yakutlar, elmaslar, zümrüt­ler yeraltından getirdikleri mistik pırıltılarıyla heyetin aklını başından almıştı. O inceleme sırasında siyasi heyet ve asker mangası, ıssız kalmış sarayın her köşesini gezerken bir odadan tuhaf sesler geldiğini fark etti. Boşaltılmış ve mühürlenmiş, in cin top oy­nayan sarayda kimler kalmış olabilirdi? Şaşkınlıkla birbirle­rine baktılar. Kapıya vurup "Kim var orda?" diye sordukları zaman da odadan yükselen "Padişahım çok yaşa! " çığlıklarıy­la irkildiler. İçeride, son nefesine kadar Padişah'ı koruyacağı­na yemin etmiş muhafız birliği kalıntıları mı vardı acaba? Bu
Sayfa 59·Kitabı okudu
Zaman zaman atalarının portrelerine bakar, kendisiyle benzerlikler bulmaya çalışırdı. (Sultan II. Abdulhamit) Yüzyıllar öncesinden gelen tabloların çoğu temsili idi ama bir de atası Ebü'l-Feth Sultan Mehmed Han gibi devrin ünlü İtalyan ressamlarını sarayına getirtip portrelerini yaptıranlar vardı. Bu büyük atasının yü­zünde de kartal gagasını andıran, ucu neredeyse ağzının üs­tüne sarkan bir burun dikkat çekiyordu ama o hiç olmazsa inceydi. Yüzünün şeklini bozmuyordu. Kartal gagası nere, bu burun nere, diye düşündü iç geçirerek. Sultan'ın bu saplantısı, insan soyunun başlangıçtan beri yüzünde taşıdığı bir organın adı olan burun kelimesinin on­ yıllarca yasaklanmasına yol açmıştı. İmparatorluk dahilinde kimse burun diyemez, hiçbir yazar gazeteye böyle bir kelime yazamazdı. Sanki milyonlarca insan bir anda burunsuz kal­mıştı. Topkapı Sarayı'nın bulunduğu sahilin adı olan "Saray­ burnu" bile insanın başını belaya sokacak bir yerdi. "Sarayö­nü" gibi bir yeni tarif bulmak gerekiyordu. İstanbullu anneler oğullarına gelin seçerken, çıplak görerek her yerini iyice bir muayene etmek amacıyla hamama götürdükleri kızları "Ma­şallah pek güzel, ağzı burnu hokka gibi," diye övemedikleri için sadece ağzıyla yetinip "Maşallah öyle küçük ağzı var ki içine iki badem sığmaz," diye yeni methetme yöntemleri geliş­ tirdiler. Sonradan sonraya zenginliğe yetip de elalemi küçük gören dangalak taifesine "Burnu büyüdü bunun da!" diyemez oldular. Artık kimsenin "burnuna kötü kokular gelemez"di, Galata Köprüsü'nde kimseler "burun buruna gelemez"di, hatta hiçbir ana baba işaretparmağını burnuna sokup hap yapmakla meşgul çocuğunu "Burnunu karıştırma, ayıptır! " diyerek azarlayamazdı.
Sayfa 55·Kitabı okudu