Harpten nefret ederdi, buna rağmen tahta çıkar çıkmaz kendisini yıkıcı bir Rus Harbinin içinde bulmuştu. Padişah kimseye itiraf etmese de zaman zaman, Osmanlı ordusunun ve ülkesinin deyim yerindeyse mahvolduğu bu Rus Harbi yıkımından sonra imparatorluğun bir daha toparlanamayacak şekilde çözüldüğünü, son nefesini vermeye yaklaştığını düşünürdü. Kendisi siyasi manevralarla bu son nefesi geciktirmişti. Ben bir siyaset adamıyım, diye düşündü, asker değilim ki. Harbe ne lüzum vardı? Keşke girmeseydik. Beni ordumuzun çok iyi durumda olduğuna inandırdılar ama değilmiş işte. Keşke Çar'la görüşseydim, harbe girmeseydik, siyasetle her şey çözülür.
Kendisiyle övündüğü pek çok yön vardı ama en fazla bu özelliğini severdi. Ruslarla, İngilizlerle, Fransızlarla, Avusturyalılarla hep barış ilkesi üzerinden yürümüş, sorunları çöz müştü. İçeride bazı karışıklıklar olmuştu ama o kadar ayrı millet idare etmek kolay mıydı? Yine çatalla yemek yedirdiği, açlıktan ölse bile başka türlü yemeyi reddeden asil kedisi aklına geldi. Onu da özlemişti, dünya akıllısı papağanını da kendisini zorla sevdiren köpeğini de. Bu üç canlının, onun gözetiminde bir arada yaşaması ile pek övünür, hep bunu örnek gösterirdi. "Bakın," derdi, "tabiatları gereği birbirlerini parçalaması gereken bu hayvanlar bile bir arada yaşayabiliyorsa, insanlar niye yaşayamasın? " İçgüdüleri gereği kedi papağana, köpek kediye saldırmıyorsa bundan alınacak çok ders vardı.
Bunun için bir hükümdar dengesi kurmak gerekiyordu. Ne de olsa hükümdar babaydı, onca değişik halk ise evlattı. İyi bir baba nasıl evlatları arasında denge ve adalet sağlarsa, o da Müslümanlarla Ortodoksları, Yahudilerle Katolikleri otuz üç yıl dengede yaşatmıştı.