İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Türkiye Cumhuriyeti geç Osmanlı İmparatorluğundan birçok devlet kurumunu, muazzam sayıdaki kanunları, sivil ve askeri elitleri yetiştiren okulları ve bu okullarda öğrenim görmüş lider kuşaklarını devraldı. Ayrıca, çok eskilere dayanan bir devlet otoritesi ve devlet yönetimi fikri geleneğini miras almıştı.
Bu fikirler tamamen farklı kaynaklardan gelmiş, bazı noktalarda öyle uyuşmazlıklar sergilemişti ki, yeni cumhuriyet Türk modernliğinin yeni kumaşının dokunmasında başı çekerken hepsini düzenlemek zorunda kalacaktı.
Osmanlı İmparatorluğunun enkazından mucizevi bir şekilde doğup Milli Mücadele'de zafere ulaşan Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu 1923 tarihinden 199l'de Sovyetlerin çöküşüne kadar tek bağımsız Türk devletiydi. Avrupa sömürgeciliğinin 1945 sonrası çöküşüne kadar da Afrika-Avrasya'nın başka başka yerlerinde yer alan bir avuç bağımsız, modernleşmekte olan ülkelerden biri oldu.
Bütün dünyadaki Türkler ancak Sovyetler Birliği'nin çöküşünden (1991) sonra modern olanakları birbirleriyle haberleşmek ve ilişki kurmak için kullanabildiler.
Türk aydınları 1900 dolaylarında ortak kimliklerinin iyice bilincine varmışlardı. Türkçülük, hem daha dar bölgesel ya da yerel kimlik kavramları hem de daha geniş ümmet kavramıyla yan yana var olsa da, gitgide artan ortak kimlik bilinci Türklerin imgelemine elbette cazip geliyordu. Rus İmparatorluğunda yaşayan Türkler içinse, özellikle önemliydi. Rusların Orta Asya'yı istila edişinden sonra, bütün Türklerin yarıdan fazlası Rus egemenliği altına girmişti. Rus İmparatorluğundaki Müslümanların yüzde 90'ı Türk dillerinden birini konuşuyordu, ayrıca Büyük Rus şovenizmi ve Panslavizmle karşı karşıyaydılar. Dolayısıyla Yusuf Akçura ile Gaspıralı İsmail gibi Türkçülüğün fikir babalarının Rus İmparatorluğundan çıkmasına ya da bu kişilerin fikirlerinin Osmanlı ve çar rejimlerinin çöküş dönemindeki jeopolitik belirsizlik ortamında yayılmasına şaşmamalıyız.
Zaman-mekan sıkışmasının bir sonucu, belirli kimliklerin yerel sınırları aşıp bir ülkeye ait olmaktan çıkabilmeleridir. Nitekim Türkler büyük çapta 1960'larda Avrupa'ya işçi olarak göç etmeye başlamışlardı. O tarihten itibaren Türk toplulukları dünyanın dört bir köşesine dağılarak gerçekten küresel varlıklar haline geldiler, bu arada tasavvuf müziği ve bazı yemekler gibi Türk kültürünün parçaları da küresel potaya karıştı.