deniz taşkın

deniz taşkın
@tskdnz
İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Seyahat ve ile­tişim imkanları çoğaldığında bütün Türk dünyasındaki entelektüeller ortak kimliklerinin gitgide daha fazla bi­lincine vardılar. Türklerin birliği hayali, bir yandan bölge­sel ya da yerel olarak tanımlanan etnik kimlik duyguları, öte yandan da evrensel İslam ümmeti idealiyle bir arada varolmaya ve rekabet etmeye başladı. 20. yüzyıla girildi­ğinde, Rus İmparatorluğundan sürgüne giden aydınlar bu Türkçü bilinci teşvik etmekte öncü rol oynadılar. Ne var ki bu hayal, özellikle Sovyetler, Doğu Türk dünyasını yö­nettiği sürece gerçekleşmeyecekti.
Sayfa 283·Kitabı okudu
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Osmanlı İmparatorluğunun ölüm fermanı olarak ha­zırlanan Sevr Antlaşması (1920), imparatorluk gibi Türk halkının da öldüğünü varsayıyordu. Eski imparatorlu­ğun bütün Türk olmayan kısımlarını ortadan kaldırıyor, Anadolu'nun büyük kısmını veriyor, sadece orta ve kuze­yinin birilerine verilmemiş kısımlarını bırakıyordu. Eski Osmanlı İmparatorluğunun Türkleri açısından, modern ulus-devletler dünyasında ayakta kalabilmek, barış ko­şullarının yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyordu. Durum umutsuz görünse de, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla, Türkler I. Dünya Savaşında yenildiği halde dayatılan barış koşullarını değiştirebilen tek halk oldu. Bunu, hem siyasi hem de askeri bakımdan büyük bir mü­cadele vererek başardılar.
Sayfa 278·Kitabı okudu
Abdülhamid halife olarak ro­lünün son derece bilincindeydi, kendini bütün dünyadaki Müslümanları savunmaya adamıştı. Ancak İslamcı poli­tikasında ölçülü davranmış, Osmanlı devletini koruması gerektiğinin farkında olmuştu. Nitekim 1878-1914 ara­ sında bir daha Osmanlı-Rus savaşı çıkmadı. Ayrıca, Müs­lümanların Avrupa'ya duyduğu nefretin yıkıcı biçimlere dönüşmemesini sağladı.
Sayfa 271·Kitabı okudu
Tanzimatı farklı bir dönem yapan koşullar 1870'lerde değişti. Islahat politikaları sürecekti; edebi kültür de ge­lişmesini öyle sürdürdü ki son dönem Osmanlı edebiya­tına kronolojiye inceden inceye bakılmaksızın Tanzimat Edebiyatı denir. Ancak 1871'de Tanzimatın son ileri gelen devlet adamının ölümü ile II. Abdülhamid'in (1876-1909) tahta çıkması arasında siyasi zemin bir daha geri dön­dürülemez biçimde başka yöne kaydı. Osmanlı İmpara­torluğu yok olmanın eşiğine 1839-1841 Mısır krizinin en ağır günlerinden beri hiç bu kadar yakın olmamıştı. Üç yıldır kıtlık Anadolu'yu kırıp geçiriyor, Balkanlar isyan­la sarsılıyordu. Ardından, felaketle neticelenen Osman­lı-Rus Savaşı geldi (1877-1878). Savaşın sonunda Balkan­lar'ın büyük bir bölümü kaybedilmiş ve öyle büyük bir mülteci akını başlamıştı ki Osmanlı egemenliği altında kalan nüfusta ilk kez Müslümanlar belirleyici çoğunluk haline geldi. Bütün bu olayların ortasında ıslahatçılar 1876 tarihli Kanun-ı Esasinin çıkarılmasını sağlayacak kadar nüfuz kazanmışlardı; 1839'da olduğu gibi, dış ül­kelerin diplomatik desteğini kazanmaya duyulan ihtiyaç ellerini güçlendirmişti. Ancak bu sırada Abdülhamid, II. Mahmud'dan beri ilk kez padişahın imparatorluğu kendi iradesiyle yöneteceğini göstermek üzereydi. Osmanlı ta­rihindeki en kararlı hükümdarlardan biri olan Abdülha­mid iktidarın iplerini tamamen ele geçirene kadar anaya­sayı destekledi ve sonra, Rus ordusu İstanbul kapılarına dayandığında, anayasanın kendisine tanıdığı acil durum yetkilerini kullanarak yeni meclisi feshetti, Genç Osmanlılar'ı ve diğer meşrutiyetçileri ya sindirdi ya da kendi safına çekti ve imparatorluğu Kanun-ı Esasi hiç varol­mamış gibi yönetti. Böylece I. Meşrutiyet dönemi sona eriyordu (1876-1878).
Sayfa 268·Kitabı okudu
Tanzimat, aynı zamanda "aydınlar zümresi" ile "yöneti­ci elit"in Osmanlı Müslümanları arasında neredeyse aynı olmaktan çıktığı dönemdi. Bunun aşikar sebebi, tam da eğitim reformu sayesinde okur sayısında belirgin bir artış olurken 1860'ta özel şahısların sahip olduğu basının or­taya çıkmasıydı. Balkanlar'da 18. yüzyılın sonunda, Arap vilayetlerinde 19. yüzyılın sonunda başlamak üzere tabi topluluklarda da farklı tarihlerde benzer gelişmeler ol­muştu. Osmanlı Türklerine gelince, bu değişimin o kadar aşikar olmayan ve biraz geriye giden nedenleri vardı. II. Mahmud'un (ö. 1839) divan şiiri yazan son padişah olu­şu sarayın geleneksel edebiyat türlerini himaye edişini büyük ölçüde etkilemiş olmalıydı. Artık yazarlar yeni bir okur kitlesi edinmek zorundaydı. Hızlı toplumsal değişim çağında, okuryazarlık da artarken, bu okur kitlesine hi­tap edebilmek için yeni bir dil geliştirmeleri gerekiyordu. Devlet de, politikalarını geniş çapta uygulatmak istiyor­sa, daha basit bir dille ifade etmeliydi. Osmanlı Türkçesi muazzam derecede zengin ve etkileyici bir dildi; ancak Türkçe, Arapça ve Farsçanın bir karışımı olduğundan "ulusal" karakterden tamamen yoksundu ve kitle iletişi­mine uygun değildi. Memur olan ya da olmayan Osmanlı entelektüelleri bu sorunla uğraşmaya başladıklarında, dil ve iletişimde dev­rimci bir dönüşümün adımları atılmış oldu. Böyle bir dö­nüşüm ihtiyacının ipuçları II. Mahmud'un ölümüne kadar izlenebilse de, sorun henüz tam anlamıyla çözülmüş değil­dir. Dolayısıyla Osmanlı kültür devrimi, Osmanlı ve Türk siyasi tarihindeki belirgin dönüm noktalarını oluşturan devrim ve krizlerden çok daha uzun vadeli bir zaman öl­çeğinde sürmüş, çok daha geniş çaplı olmuştur. 1860'tan sonra ortaya çıkan özel yayıncılık, sadece Osmanlıların değil, yeni küresel modernlik dünyasının
Sayfa 265·Kitabı okudu