İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Freud'un tasavvurlarından birine göre, bizler kendi kendine yetmeye ve kendinden memnun olmaya meyleden ama başkalarının varlığına bağımlı olduğumuzu kabul etmeye zorlanmış varlıklarız. Bu çerçevede, doğamıza karşı gelmek bizim doğamızda vardır. Başkalarına duyduğumuz gereksinim bir nevi yenilgi ya da şartlı teslimdir: Teslimiyet bizim için kabul edilmesi en zor şeye dönüşür.
"Saplantı Nevrozuna Yatkınlık" (1913) başlıklı yazısında Freud, "ahlakın kaynağını çıkarsarken, gelişim sıralamasında nefretin sevgiden önce geldiğini göz önüne almalıyız," derken, bir şeyden -mesela gereksinim duyulan bir insanla kurulan ilişkiden kurtulma, çıkıp gitme isteğinin hep o şeyin (bu bağlamda ilişkinin) içine girme isteğinden önce geldiğini söylüyordu. Nefret sevgiyi önceliyorsa ilişkiden çıkmak da ilişki içine girmeyi önceler ve Freud ahlakın kaynağında bunun yer aldığını belirtir. Sevgi nefretle başlar. Sevgiyi önceleyen, ne istemediğimizi, neyin dışına çıkmak istediğimizi bilmemizdir.