İnsanlar bedenlerini süslemek için servet harcarlar, akıllarını süslemek içinse hiç çaba göstermezler. Bu yüzden çoğu dışarıdan parlak, içeriden çürüktür.
Bazen, belki de farkına vardığımızdan daha sık, yaşadığımız deneyimlerden ziyade yaşamadığımız deneyimlerle ilgili bilgiye sahipmişiz gibi sürdürürüz hayatımızı.
Bir röportajda Ashbery'ye şiirinin neden o kadar zor olduğu sorulduğunda, başkalarıyla konuşurken insanların bir süre sonra ilgilerini yitirdiklerini ama kendinizle konuştuğunuzda dinlemek istediklerini söylemişti. Muhtemelen Ashbery dışında hiç kimse kendisiyle Ashbery'nin şiir yazdığı biçimde konuşmaz, fakat Ashbery'nin kendi tuhaf ama zekice tarzıyla kastettiği, iletişim kurma isteğinin insanları birbirinden uzaklaştırdığıdır. İnsanlarla konuştuğunuzda ilgi duymadıklarını ama onları görmezden geldiğinizde -ya da daha doğrusu kendinizle konuşarak görmezden geldiğinizde- ilgilerini celp ettiğinizi söylemek ister. Bazen merak teselli edilmeye, duymak ya da kulak kabartmak iletişime ve idrak etmeye tercih edilebilirmiş gibi. Anlama ve anlaşılma, iletişim kurma ya da erişilebilir olma isteği, yanlış bir algı, bir saklanma yeri, çekildiğimiz bir köşe ya da sığınak olabilir.
Aşağı yukarı ya da içimize dert olmayacak kadar kavradığımızı düşündüğümüz pek çok insan vardır. Elbette kavrayamadığımız insanlarla ne yapacağımız, onlardan ne beklediğimiz sorusu da önemli bir sorudur. Üniversitelerde bu sorunun karşılığı delilik tarihi veya antropolojidir (eskiden de teolojiydi). Psikiyatrik tanılar kavrayamadığımız insan kalmasın diye vardır.
İyi bir yaşam kendi iç dünyamda ve baş kalarınınkinde neler olup bittiğini ve kim olduğumu kavradığım bir yaşam mıdır yoksa buna ihtiyaç duymadığım, incelemeye tabi tutulan hayatın katlanılmaz olduğu bir yaşam mı?