merhaba, livaneli’nin ‘son ada’ kitabıyla geldim. kitabı uzun zamandır okumak istiyordum. geçen hafta çok sevdiğim bi arkadaşımla sahaftan aldık. hemen okuyup yorumuyla geldim. kitabımız diğer livaneli kitapları gibi akıcıydı. kitabımızda dünyanın en güzel adalarından biri olan ve birbirinden bağımsız olsalar da kendi hallerinde musmutlu yaşayan ada sakinlerinin hayatını okuyoruz. fakat zamanla bir şeyler değişiyor ve adaya diktatörlük yapan birinin gelmesiyle birlik ve beraberlik bozulmaya başlıyor ve tek bir kişinin emri altında tüm ada yönetilmeye başlanıyor. sonrasında da adada değişen yaşam koşullarını okuyoruz. bu köklü değişimin en büyük sebepleri arasında ada sakinlerinin sorgulama yeteneğinden yoksun oluşu, bağnaz tutumları ve çoğu şeye boyun eğmesini sayabiliriz.
daha kötü ne olabilir ki dedikçe ve adadaki her şeyin değişime uğradığını satırlarda okudukça hatta doğallığın yok oluşunu düşündükçe okurken ister istemez sinirleniyorsunuz. kitabın sonlarına doğru çok sinirlendim. insanların yaptıklarına şaşırmaktan ziyade hayvanların canından oluşuna öfkelendim. bir yerde kötülük varsa oradaki herkes biraz suçludur. insanoğlu doğuştan mı kötü yoksa kötülük sonradan öğreniliyor mu? sorusunu da kitabı okurken sorguluyorsunuz. merak eden, okumak isteyen herkese tavsiye ederim. iyi akşamlar
uzun zamandır dili böyle güzel, akıcı ve etkisi uzun süren bir kitap okumamıştım. evet 64 sayfa ama bıraktığı etki tanımlanamıcak kadar büyük.. çok güzeldi ♡
selamlar, Orhan Pamuk’tan okuduğum ilk kitap ile karşınızdayım. Kitabımız kapağında yazılmış olduğu gibi “aşk ve müze” üzerine yazılmış. Ama ben aşk kısmını ‘takıntı’ olarak düzeltmek istiyorum :) Evet kitabımızda başlarda iki kişinin birbirine duyduğu ilgi ve sevgiyi gözler önüne sermiş Orhan Pamuk; ama bu zamanla tek taraflı hale gelmiş ve takıntı boyutuna gelmiş ne yazık ki. Kemal’in Füsun’un dokunduğu her eşyayı gizlice alması, Füsun’un içtiği her sigaranın izmaritini toplaması, içtiği gazoz şişelerini çöpten alması bunlara birer örnek... Ben her okur gibi bunu aşk olarak adlandıramıyorum. Bu sadece takıntı haline getirilmiş büyük istek. Kitaba daha başından hiç ısınamadım ama Nobel Ödülü almış, onca insan beğenmiş vardır bi bildikleri diyerek okumaya devam ettim. Normalde kitaplarda sevmediğim karakterler nadir olurken bunda ana her iki karakteri de hiç sevmedim. Kitabın sonunu ilginç buldum ve beğendim. Müzeye giriş biletinin kitabın içinde olması ayrı bi ilgimi çekti. En kısa zamanda İstanbul’daki müzesini de ziyaret etmek istiyorum.
Kitap hakkında demek istediklerim bu kadardı. Kesinlikle okumalı mısınız? bence hayır :)
kitapla kalın...♡
merhaba, hepinizin adını sıklıkla duyduğu ‘şeker portakalı’ ile karşınızdayım. kendisi en sevdiğim kitaplar arasında ilk sırada. başkahraman zeze’yi unutmamak için her yıl tekrar tekrar okuyorum ve her seferinde de ilk defa okuyormuşum gibi ağlıyorum. kitapta küçük haylaz ama bir o kadar da akıllı ve tatlı olan zeze’nin zorlu yaşantısı anlatılıyor. yazarımız zeze’nin büyüdükçe yaşadığı serüvenleri, ‘güneşi uyandıralım’ ve ‘delifişek’ adlı romanlarına da taşımış ama ben zeze’yi hep bu kitaptaki gibi hatırlamak istediğim için diğer iki kitabı bilerek okumuyorum. çok güzel, tüm duyguları beraberinde yaşatan bi kitaptın şeker portakalı. en sevdiğim, bana en çok dokunan kitap olarak kalıcaksın. hoşça kal zeze
“Aşkımız Eski Bir Roman”, Ahmet Ümit ile tanışma kitabım oldu. Kitabımız birbirinden bağımsız üç hikayeden oluşan bir polise kitabıydı. Üç hikaye de birbirinden ilginçti. Okurken bir yandan cinayeti kimi işlediği hakkında aklınızı kurcalıyorsunuz bir yandan da hikayenin sonunda ne olucağını düşünüyorsunuz. Sade ve anlaşılır, okuyucuyu pek sıkmayan bir dile sahipti. Ama bahsetmiş olduğum üç hikayeden birincisi her ne kadar sürükleyici olsa da içeriği hiç hoşuma gitmedi. En sevdiğim, sonunu doğru tahmin ettiğim hikaye de son hikayeydi. Ahmet Ümit’in bu sıkmayan, üç farklı hikayeden oluşan, sürükleyici kitabını okumanızı öneririm. Hepinize iyi günler dilerim kitapla kalın :)