Hayat derindir, ulu ve uzaktır. Uçsuz bucaksız görüşünüz, ayaklarına kadar uzanmasına rağmen, yine de yakındır size. Nefesinizin esintisi sadece kalbine ulaşmasına rağmen, gölgenizin gölgesi düşer yüzünü ve en sönük haykırışınızın yankısı hem ilkbahar hem de sonbahar olur onun göğsünde.
Hayat üstü kapalıdır, örtülüdür, tıpkı daha büyük olan benliğinizin üstü kapalı ve ölçülü olması gibi. Yine de hayat konuştuğunda tüm rüzgârlar kelimelere dönüşür ve tekrar konuştuğunda, dudaklarınızdaki gülüşler de gözlerinizden akan yaşlar da kelimelere dönüşür. Onun melodilerini sağırlar bile duyar, duymaya devam ederler onu; o yürüyüp geldiğinde körler görür, şaşkınlık ve merak içinde takip ederler onu.
…
Zira yurdunu özleyen aşk, zamanın yüksekliğini ve derinliğini ölçecek bütün ölçüleri tüketir. Ebedi ayrılıklara benzeyen bazı anlar vardır. Ancak yine de ayrılık zihin yorgunluğundan başka bir şey değildir. Biz muhtemelen hiç ayrılmadık.
19. yy bürokrasisini mübalağa ile eleştirerek her ne kadar başka bir ülkeyi kast etmiş olsa da aslında tüm ülkelerde oranı farklı şekilde olan yanlış bürokrasinin ilginç ve bir o kadar da çarpıcı bir şekilde anlatıldığı görünüşte reaileteden uzak gibi görünmüş olsa da aslında tüm gerçeklere tüm çıplaklığıyla değinen ders çıkarılması gereken üçü birbirinden ayrı olarak da üçü bir bütün olarak da anlamlı bir kitap bence. Ve bu gibi bürokratik sorunlar geçmişte de şu anda da var olduğu ve gelecekte de varolacağı için hitap açısından tüm çağlara uygun olabilecek nitelikte bence. Çünkü bu dünyada ne sefalet biter, ne cehalet ne referans adı altında torpil …