Bizim ebedî kalmaya namzet tarafımız, herkese, her şeye, her zamana, her mekana şâmil ve Allah’a bağlı olan bu “şuurüstü” ruh bölgemizdir. Onu geliştirdiğimiz nispette yalnızlık dramımızdan kurtuluruz. Herr şeyle, herkesle, her zaman ve her mekanla nihayet Allah’la beraber -bir seviyede değil, birlikte- oluruz.
Bu, işte, yakıcı ve boğucu yalnızlık korkusu, bu müthiş fobi, ferdiyetler nizami üstüne kurulmağa doğru hergün biraz daha fazla giden yeni nizamların Ben’ler arasındaki mesafeleri açarak ruhların birbirlerine intikallerini ve kaynaşmalarını mümkün kılan polipsişik bir havadan onları mahrum etmesidir. Yani, bak, büyük kalabalıkların ortasında, insan denilen sosyal mahluk kendi iç dünyasının mahbusu halinde, şifasız bir yalnızlığa mahkûm.
İkincilerimize hakim olduğumuz nispette insanız. Hepimizin ruhumuzda en az bir katil, birkaç hırsız, bir sürü yalancı, iftiracı ve sayısız can, mal, ırz düşmanı var. Bunları hapsediyoruz. Yoksa kim adam öldürmez, çalmaz, iftira atmaz, ev bark yıkmaz?
Bu feveranı durdurmak için ne yapabileceğini düşündü. His deliklerini tıkamak doğru muydu? Selmin’e söylediği gibi, unutmanın en emin çaresi hatırlamaktı. Sonra kalbin bütün meselelerini bizzat kendisinden daha iyi halledecek bir kuvvet olmadığını eskiden beri çok iyi biliyordu. Bütün enerjisini ihtirastan alan aşk iradesinin yine ihtirasla yıkılabileceği muhakkaktı. Zekanın bütün rolü, menfi ihtirası besleyen delilleri tedarikten, fazla bir şey değildi.