Dostoyevski romanın temel düşüncesi olarak şunu söyler: “Niyetim bütünüyle iyi bir insanı anlatmak.” Peki yazar, Prens Mışkin ile bunu başarmış mıdır yoksa sadece bir “Budala” mı ortaya çıkmıştır? Elbette Prens için kötü biri diyemeyiz öyle ki iyiliği yüzünden insanlara bıkkınlık verdiği çok zaman olmuştur. İdeal bir iyi insan bütünüyle hoşgörülü, saf, mükemmel iyi ve affedici midir? Bu özelliklere sahip biri diğerleri için daima iyiliklere mi vesile olur yoksa istemeden de olsa iticiliğe ve yargılayıcı bir ahlaka bürünerek başkalarının felaketi olabilir mi? Herkese daima aynı hoşgörü ve iyilikseverlikle yaklaşmak çok da doğru olmayabilir.
Aşk, acıma, merhamet, hoşgörü, affetme, korku, gurur kavramları sıkça işleniyor.
“İki kişiyi birden sevmek nasıl bir şeydi ki? İki farklı aşk mı gelişiyordu acaba insanda? (sf. 716)” sorusu belki de başkahramanımız Prens için can alıcı noktadır.
Birine karşı duyduğumuz acıma ve merhamet mi daha güçlüdür yoksa “ışık” olarak gördüğümüz kişiye karşı hissettiğimiz aşk mı?
İnsan kendi hislerini bile tam olarak anlayamazken bir başkasına dair her şeyi bilebilir mi? Şüphesiz, hayır.
Birbirinden tamamen farklı ve alakasız karakterlerden oluşan bir roman kadrosu oluşturmuş Dostoyevski. Böyle olunca da ortaya ilginç, bir sür yan hikayeciği olan, uzun soluklu bir kitap ortaya çıkmış. Bunlara rağmen karakterler, gerçekte de var olabilecek insanlardan meydana geliyor: serseriler, soylular, yalakalar, alçakgönüllüler, kinciler, sarhoşlar... Her biri kendisine göre ayrı bir anlam ifade etmeye, toplumda kendine yer bulmaya çalışıyor.
Karakterler hem birbirlerinden çok etkileniyorlar, birbirlerine derinden saygı ve sevgi besliyorlar hem de birbirlerinden nefret ediyorlar, tiksinti duyuyorlar. Oldukça gelgitli ve ikircikli duygulara tanık