• Bir kente gittim insanların hepsi ölmüştü / herkes evine ya da işyerine gömülmüştü / tuhaf ölülerdi bunlar / hareket ediyor konuşuyorlardı
  • bir kente gittim insanların hepsi ölmüştü / herkes evine ya da işyerine gömülmüştü / tuhaf ölülerdi bunlar / hareket ediyor konuşuyorlardı / bir yanlışlık vardı bu işte neler olduğunu öğrenmeliydim.
  • 600 syf.
    ·11 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Malaparte’nin deyişiyle; “Sessizliğin saflığını herhangi bir sesin bayalığıyla lekelemeden” bu mahvolmuş kitabı, yani can çekişen ‘Kaputt’u anlatmanın başkaca bir yolu yok. O kadar kederlidir ki, nüktedanlığında bile bıçaklanmayı hissedersiniz. Sözcüklerin peşinde giderken, ferasetini anlamak üzere bir an duraksamaya görün, hemencecik bitiyor yanı başınızda, tuhaf bir canlıya dönüşüyor elinde bir çift kadehle Malaparte. Sizi kahredecek anlattıklarıyla, ahlaktan bahsetmeye kimsenin dili varmayacak ve insanlığımızın üstünde hunharca tepinmeye başlayacak. Yeri gelecek içimizdeki cani olacak, giyecek üniformasını, savaş meydanlarında gezecek… Yeri gelecek diplomat olacak, saraylarda kahkaha atacak krallarla, kan içecek. Yeri gelecek sürgün ve yeri gelecek hapis olacak. Öyle bir yaratık olacak ki kitabında Malaparte, içimizde çürüyen bir şeylere dönüşecek, mesela ölü bir kısrağa Ukrayna’da, ortalık yerde çürüyecek ve leş kokusunun evrensel utancı olup yayılacak. Yol alacak Finlandiya’ya. Buz tutmuş gölde donmuş atlara dönüşecek, buz tutmuş kafalara askerler gibi oturacak iskemle niyetine ve kendi de düşten başka bir şey olmayan savaşı kazanmayı umacak ahmaklaşarak. Polonya’da yıkanamayan bir kadına dönüşecek, dışkıdan yapılmış sabun olacak, rengi ve kokusu hiç değişmeyen bir sabun, köpük köpük köpürecek saraylarda. Gettoda, ölülerin arasında gezinen bir melek olacak, karlar üstünde çıplak yürüyecek; “sıfırın altında otuz beş derecelik bıçağın altında.” Bir çocuk olacak, tek eğlencesi cenaze arabalarını seyretmek olan, ağlamayı bilmeyen, yozlaşmış bir “teneke trampet.” Romanya’da ‘domnule capitan’, bir fare olacak. Üst üste istiflenmiş cesetlerin arasında gezinen bir yağmacı, bir Çingene geleneği, “Sizi gidi alçaklar!” diye haykıracak ama kime? “Kızmayın, domnule capitan, hepimize yetecek kadar var!” Kriket oynamadan evvel dönüp dönüp yüzümüze, “La dracu!” diyecek bize, sevecen mi sevecen. Savaş “la dracu”, hepiniz “la dracu” ve her şey “la dracu” La dracu; cehennemin dibine. Kan gölünün içinde her şeyden uzak tozpembe sahnelerinde yaşayan burjuvaya saldıracak, “Tiyatrovari davranışları” ve “entel seçkinliğini” küçümseyen bir bakış olacak alaycı. Bir cesetle dövüşülemeyeceğini öğretecek bize. Cesetlerin buz gibi sessizliği, hepimizin sesinden, tüm silahların ve tüm bombaların sesinden daha güçlü, anlayan beri gelsin diyecek. Ja! Ja! Ja! Sonra binlerce ceset arasında bir ceset aramaya çıkacağız. Heyhat, işte, gözümün önünde canlanırken bile tüylerimin diken diken olduğu o dehşet anı; “Vagonları hemen açın!” “Açamayız, domnule capitan.” “Vagon birdenbire açıldı ve tutsaklar kalabalığı Sartori’nin üstüne abandı, onu yere yıktılar, üstüne yığıldılar. Vagondan kaçan ölülerdi onlar. Salkım salkım dökülüyorlardı, boğuk bir ses çıkararak, beton heykeller misali. Sartori cesetlerin altına gömülmüş onların soğuk, muazzam ağırlığı altında ezilmiş çırpınıyordu, debeleniyordu o yükü altından, o buz gibi kümeden sıyrılmaya çabalıyordu: sonunda ceset yığınlarının altında, bir taş heyelanının altında kaybolur gibi gözden silindi.” Sonra demiryolu boyunca dizilmiş binlerce ölü sayarız. Sonra bir duvar ustası olur, gettonun çevresine şık burçları olan zarif bir duvar öreriz. Dibini oymaya çalışır Yahudi fareler, teker teker vururuz. Şarap uykusuna gömülmüş vicdanlara “Maljanne; şerefe” mi demek gerekir yoksa “hoşça kal!; Vale” mi? “Tanrı’ya dua edelim de savaştan hiç değilse golf deliklerini kurtarsın.” “Kazanılan savaş” bitmiştir artık, sırada “kaybedilen savaş” vardır. “Zaferleriyle kendi ölümünü fethedecek” halka selam olsun, Malaparte kızıl köpeklere dönüşecektir. Hani şu aç bırakılmış, açlıkla terbiye edilmiş, hani her seferinde yiyeceğini tankların altında bulan patlayıcı yüklü köpekler. Nasıl da havaya uçuyor zavallı köpekler ve nasıl da patlıyor zavallı tanklar. Ne yani, Rusya’da köpeklerin soyu kuruduğunda çocuklar mı tankların altına girecek? Belgrad’da çıldırmış bir tüfeğe dönüşecek sonra, namlu ağzından tek bir mermi çıkacak, ufacık bir çekirdek ve dehşet bir gümbürtü kopacak, tek mermiyle tüm evler birbirine çarpacak, tüm şehir yıkılacak ve geriye sadece bir toz bulutu kalacak. Ya açlıktan ve soğuktan ölmüş arkadaşlarının cesetlerini yiyen Rus tutsaklarına ne olacak? Ya dünyanın en nazik en saygılı tavrıyla durup onları seyreden Alman askerlerine? Müsebbiplerin yurdunda esmeden durur mu Malaparte? Camdan bir göz olur, Berlin’de trenden iner, korkunç, acımasız ve aynı zamanda kederli öyküler anlatmaya devam eder. “Savaş cesetleri yemez, ancak canlı askerleri yer. Canlı askerlerin bacaklarını, kollarını, gözlerini kemirir…” On yaşında bir çocuktur Malaparte, yıkıntılar arasında askeri konvoya ateş eder, nasıl olur, koskoca ordu bir çocukla savaşamaz ki? 'Bak bana, benim bir gözüm camdandır. Sahisinden ayırt etmek kolay değildir. Sen şimdi bana hemencecik, düşünmeksizin, gözlerimin hangisinin camdan olduğunu söylersen seni serbest bırakırım, gidersin.' O sırada üç çocuklu bir kadın Almanya’da camdan atlamaktadır. 'Sol gözün camdan,' diye yanıtlar çocuk. 'Nereden anladın peki?' 'Çünkü iki gözünden yalnızca onda insanca bir bakış var.' Almanlar o kadar naziktir ki, çocuğa ne oldu dersiniz? Sonra Hırvatistan’da bir sepet istiridye olur Malaparte, sonra daha yakından bakmamızı ister sepete, bu yirmi kilo insan gözüdür, aldatır bizi. Tarlalarda, ormanlarda gizlenen ve yakalanan Soroca’lı kızlardan biri olur, günde kırk üç askere ve altı subaya hizmet vermek zorunda kalan Soroca’lı kızlar, tükenince bedenleri yirmi güne bir kamyonlara bindirilip kim bilir nerelere götürülür? Papa’nın, Kral’ın, generallerin ve nicelerinin orospuluk yaptığı bir zamanda namusunu korumaya çalışan Malaparte, yoksa şimdi de bir somon balığına mı dönüşecektir? Juutuanjoki Nehri’nde kalmış tek somon. Herkes kaçmış, tüm balıklar. “Göreceğiz bakalım kim daha inatçı, bir somon mu yoksa bir Alman mı?”Ve nihayet Malaparte, atlardan, farelerden, köpeklerden, kuşlardan, rengeyiklerinden, sineklerden ve balıklardan müteşekkil bir ucube yaratığın şeklinden sıyrılıp, üzerine bombalar yağan Napoli şehrinde, sineklerin kazanacağı savaşın içinde, yeniden ‘İnsan’a dönüşür. Kaputt’u ilk elime aldım, simsiyah, karanlık bir kitap. Kapağın ön yüzünde, tepede bir at gözü, hüzünlü, altta savrulmuş çaresiz insanlar. Üzerinde kara harflerle Curzio Malaparte ve ortada kan gibi kırmızı Kaputt yazısı! İçim, daha okumadan cız etmişti. Bazen sadece içgüdüsel olarak hareket eder insan. İyi ki tanıdım seni Malaparte. Değinemediğim daha onlarca hatıra var fakat yeterince lafı geveledim zaten, okuyacak olan azınlığa şimdiden keyifli okumalar olsun.