Okuduğum ilk donghua mı? Hayır ama yorum yapmak istediğim ilk donghua.
Hayal gücüne hayran kaldığımı belirtmek istesem de nasıl ki bizde bazı kurguların muadili çoksa Çin edebiyatının o kısmında da Cennetin Kutsaması'nın muadili çoktur.
Hakkındaki yorumlar çoğunlukla övgü dolu ama atlanan bir şey var. Çok yavaş ilerliyor. Özellikle Xie Lian'ın 800 yaşından büyük olduğunu göz önüne aldığımızda verdiği kararlar ve olaylara bakış açısı çok toy. Bu da okurken ister istemez hikayeden kopmama neden oldu.
Okurken etraf birden bire romantizmin ateşiyle yansın ve itiraflar havada uçuşsun istemedim. En azından ilişkilerinin gerçektekilere yakın bir hızda ilerlediğini söyleyebilirim. Tabi herhangi biri onu 800 yıldır sapık gibi gözetleyen biri ile birlikte olabilirse, orası ayrı.
Sonuç olarak okuduğuma pişman değilim ama bana bir şeyler kattığı da söylenemez. Ağır kitaplar okuduğum dönemlerde araya böyle kurgular sıkıştırıp sakinleşmek hoşuma gidiyor.
Okuduğum ilk donghua mı? Hayır ama yorum yapmak istediğim ilk donghua.
Hayal gücüne hayran kaldığımı belirtmek istesem de nasıl ki bizde bazı kurguların muadili çoksa Çin edebiyatının o kısmında da Cennetin Kutsaması'nın muadili çoktur.
Hakkındaki yorumlar çoğunlukla övgü dolu ama atlanan bir şey var. Çok yavaş ilerliyor. Özellikle Xie Lian'ın 800 yaşından büyük olduğunu göz önüne aldığımızda verdiği kararlar ve olaylara bakış açısı çok toy. Bu da okurken ister istemez hikayeden kopmama neden oldu.
Okurken etraf birden bire romantizmin ateşiyle yansın ve itiraflar havada uçuşsun istemedim. En azından ilişkilerinin gerçektekilere yakın bir hızda ilerlediğini söyleyebilirim. Tabi herhangi biri onu 800 yıldır sapık gibi gözetleyen biri ile birlikte olabilirse, orası ayrı.
Sonuç olarak okuduğuma pişman değilim ama bana bir şeyler kattığı da söylenemez. Ağır kitaplar okuduğum dönemlerde araya böyle kurgular sıkıştırıp sakinleşmek hoşuma gidiyor.
Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Tarih, fantastik, felsefe; bu üç konu, ancak böylesine muhteşem harmanlanabilirdi.
Anlamıyorum. Gerçekten anlamıyorum. Sürüsüne olay, sürüsüne iç içe geçen hikaye ve sürüsüne zor terimler barındıran bir eser, nasıl böylesine akıcı olabiliyor? Bunun bir tek sebebi olabilir: İhsan Oktay Anar’ın düşü olduğumuz için, eserine karşı böylesi bir hayranlık duymamızı istemiş olabilir.
Bir eserin bu denli yoğun, aynı zamanda bu denli yalın olduğunu da ilk defa görmüş oldum. Kurgu hiçbir şey anlatmıyorken, aynı zamanda her şeyi anlatıyor. Eserin ana teması da tezat düşüncelerin ve fikirlerin bir araya gelmesinden oluşuyor.
Yer yer sıkıldığım kısımlar oldu, fakat böylesi yoğun bir eserde bu durum göz ardı edilmeli.
Eserdeki üslup, tarih kitaplarına benzer nitelikteydi. İhsan Oktay Anar, Sarayından dilencisine, o tarihin tüm düzenini fazlasıyla detaylı anlatmış.
Eksik gördüğüm kısımlar tabii ki oldu. Fakat eserin fazlalığı, o ufak tefek eksiklikleri balık yemi niyetine ham yapar.
Kendime kızgınım. Fantastik eser okumayı seven birisi olarak hep yabancı yazarlara şans verdim. Puslu Kıtalar Atlası’na bu kadar genç şans verdiğim için haksızlık yaptığımı düşünüyorum. Epik fantastik kurgular yazan, büyü, kılıç, pırt, zort, ekleyen vasat yabancı yazarlara yer verip, böylesine büyük bir aklı ertelemişim.
Böyle fantastik eserleri de ayrıca seviyorum. Çünkü, bunu söylemekten zevk alıyorum: Herkese hitap eden fantastik bir eser. Nasıl ki Farseer serisi için aynı şeyi söylemişsem, gönül rahatlığıyla bu eser için de aynısını söyleyebilirim.